rss: yazılar

yönetici

Örnek Müslüman, Örnek İnsan

0 yorum
Örnek Müslüman, Örnek İnsan

Rabbimiz, insanoğlunun yaratılmışlar içindeki üstünlüğünü Kur’an-ı Kerim’de birçok ayet-i celilede beyan buyumuştur. Bu üstünlük hem insanın beden yapısı hem de manevi şeref ve itibarı bakımındandır.

Eşref-i mahluk olan insan, nimetlerin de en büyüğüne layık görülmüş, aklı, hisleri, yetenekleri ve iradesi ile diğer bütün varlıklardan ayrı tutulmuştur.

Bu şekilde sayısız ihsan ve nimetler bahşedilerek bu aleme gönderilen insanın düşünmesi gerekir: Acaba neden böyledir, kendisinden ne istenmekte, nasıl olması ve ne yapması gerekmektedir. Bunca nimetlere karşılık Rabbinin ondan beklediği nedir?

Bu sorular, akl-ı selim olan her insanın, özellikle müslümanın düşünmesi, cevap araması, bulduğu cevaba göre hayatını şekillendirmesi gereken sorulardır.

Rabbimiz, insanoğlunu boşuna yaratmadığını, ba şı boş bırakmadığını beyan etmekte, bir mükellefiyet taşıdığını açık seçik belirtmektedir.

İnsanoğlu kendisi dışındaki her şeye kolaylıkla sahip olabilmektedir. Gücünün yetmediği, sahip olmakta güçlük çektiği hemen hemen tek şey kendi nefsidir. Uzayın derinliklerini avucunun içi gibi bilse de, bilgisinin kavrayamadığı şey de yine kendi hayat cevheri, kendi ruhudur. O halde insan bir yönü ile aciz, eksik ve yarımdır.

Bir başka deyişle insanoğlu, istifadesi için yaratılmış varlıklar karşısında kuvvetli, bilgisi Allah katında mahfuz olan konularda acizdir. Dinimiz, insanın bu yarımlıktan kurtulmasının yollarını göstermiştir. İslâm, bu kurtuluşta dıştan içe, maddeden manaya, bedenden ruha doğru giden bir yol izler.

Yukarıda da ifade edildiği gibi, İslâm önce insanoğlunun kainat içindeki yerini net olarak gösterir. Özetle, bu yer bütün yaratılanlar üzerine Allah’ın halifesi olma durumudur. Daha sonra İslâm, insanın hayatına ve onun toplum içindeki yerine yönelir, onu bu yönüyle de koruyup güçlendirir.

İslâm dairesi içine giren bir müslümanın hayatının her safhasında İslâm’ı yaşamaya ve yaşatmaya çalışması lazımdır. Rabbimiz, ayet-i celilelerde dinimizi yaşamada insanı gerçekten zorlayacak herhangi bir yan olmadığını, emir ve yasaklarına sarılmamızı ve O’nun gösterdiği dosdoğru yolda yürümemiz gerektiğini belirtmektedir. Müslümanlar İslâm kimliğine sımsıkı sarılmalı, onu onurla taşımalıdır. Dünya ve ahiret mutluluğuna ulaşmamız ancak ve ancak o kimliğe hakkıyla sahip çıkıp, gereklerini yerine getirmemizle mümkün olacaktır.

Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de müminleri birçok vasıflarıyla tarif etmektedir ki, bu tarifler bizlerin nasıl olmamız gerektiğini göstermektedir. Buna göre müminler kardeştir, kardeşçe yaşamalıdır. Bir kardeşin diğer kardeşine davranışı nasıl olmalıysa, müminler de öyle yapmalı, kardeşinin dert ve sıkıntılarıyla öyle ilgilenmelidir.

Mümin kimliğinin bir şartı da, sevgi ve buğzun sadece Allah için olmasıdır. Esasen mümin için hayatın kendisi Allah içindir. Dünya, ahiret için bir hazırlık yeridir. Öyleyse fani olan bu dünyaya gönül bağlamamalı, bir gün bu hayattan sonsuz olan hayata gideceğini unutmamalıdır.

Zamanımızda müslümanların en büyük meselelerinden biri, hatta en önemlisi, müberra dinimiz İslâm’ı layıkıyla temsil edememeleridir. Bu durum bütün insanlığı muhatap alan İslâmiyet’in daha geniş kitlelerce benimsenmesine, dünyanın her bir köşesine yayılmasına engel olmaktadır.

O halde denilebilir ki, müslüman olduğu halde, hal ve harekâtı, tutum ve davranışları ile İslâm’a aykırı düşen kimseler, farkında olmayarak başkalarına büyük kötülük yapmaktadırlar. Çünkü çoğu kişi İslâm hakkındaki hükümlerini, okuyup araştırarak, dinin temel kaynaklarını inceleyerek vermez. Aksine, müslümanların hal ve hareketlerine, yaşayış tarzlarına bakarak verir. Onlara göre İslâm, müslümanların hayatlarında tezahür eden, yaşayışlarında kendini gösteren her ne varsa odur.

Müslümanların ilk görevi İslâm’ı öğrenmek, sonra da bu eşsiz dini bir bütün olarak ferdî, ailevî, ve sosyal hayatlarında yaşayarak iyi temsil etmek olmalıdır. Her hususta olduğu gibi bu hususta da rehber ve örneğimiz Fahr -i Alem s.a.v. Efendimiz olmalıdır. O, Cenab -ı Mevlâ’nın emirlerini önce kendi nefsinde yaşamış, daha sonra ashabına tebliğ etmiştir. O, ibadet ve taatta , zühd ve takvada herkesten önde bulunuyordu. Ümmetine farz namazları kılmalarını emrediyor, kendisi gece-gündüz nafile namazlara da devam ediyordu. Ashabına farz olan Ramazan orucunu emrediyor, kendisi diğer zamanlarda nafile oruçlar da tutuyordu. Her konuda O’nun durumu böyle idi.

Diğer taraftan Fahr-i Cihan s.a.v. Efendimiz İslâm’ı sadece anlatmakla yetinmiyor, bütün hal ve hareketlerinde hak yolun güzelliklerini ortaya koyuyurdu. Ashab-ı Kiram O’nun yaşayışına bakarak İslâm’ı hayata geçiriyordu.

İlk müslümanlar dinlerini bihakkın temsil ettikleri için İslâmiyet akıllara durgunluk verecek kadar kısa bir zamanda geniş coğrafyaya yayılmı ş, geniş halk kitleleri emsali görülmemiş bir şekilde akın akın hidayetle nasiplenmişlerdi.

Zamanımızda müslümanlar İslâm’ı nasıl anlıyorlar? Nasıl yaşıyorlar, hayatlarına nasıl tatbik ediyorlar? Yaşayışlarıyla, bilgileriyle, örf-adetleriyle, çalışkanlık, dürüstlük, ilim ve teknikleriyle; kısaca bütün hal ve hareketleriyle layıkıyla temsil edebiliyorlar mı? Bu soruya samimiyetle cevap vermek son derece önemlidir. Ve ne yazık ki bu cevap pek iç açıcı değildir.

Oysa İslâm hakkında insanlığın müsbet kanaat sahibi olabilmeleri için, müslümanların önce dinlerini iyi bilmeleri, sonra öğrendiklerini yaşamaları gerekir. Aksi halde yeryüzünü esir alan zulüm ve inkâr karanlığında pay sahibi olmanın ağır vebali beklemektedir.

Müslüman “iyi insan” demektir. İyi bir insanda bulunması gereken bütün vasıflar onda vardır, olmalıdır. Buna göre müslüman , elinden, dilinden kimseye asla zarar gelmeyen insandır; kimseyi incitmez, gönlünü kırmaz. Bununla de yetinmez, elinden geldiği kadar başkalarına yardımcı olmaya çalışır. Sıkıntısı, bir ihtiyacı ihtiyacı olan kimse, neye mensup olursa olsun, müslümana başvurur. Çünkü o iyiliği umulan, kötülüğünden emin olunan kimsedir. Yaratılanı Yaradan’dan ötürü sever.

Müslüman dürüsttür; günlük hayatında, alışverişinde yalan söylemez, kimseyi aldatmaz. Bilir ki imanla yalan bir arada olmaz. Emin kimsedir, her hususta kendisine güvenilir, itimat edilir.

Müslüman, kimseye haksızlık etmez, zulüm yapmaz. Adaletle muamele eder, kimsenin ayıbını, kusurunu araştırmaz. Onun derdi önce kendisiyledir, kendi ayıp ve kusurlarına bakar, düzeltmeye çalışır.

Müslüman tatlı dilli, güler yüzlü, hoş sohbettir. İnsanlar onun yanında dertlerini unuturlar, teselli bulurlar. Kimseyi küçük görmez, kem gözle bakmaz.

Müslüman çalışkandır, tembelliği sevmez. Miskin değildir, başkalarına yük olmaz. Temizdir ve temizliği sever.

Müslüman elindeki nimet ve imkanları başkalarıyla paylaşır, hatta başkalarını kendisine tercih eder. Kimseye haset etmez, kimsenin malında-mülkünde, makamında gözü yoktur. Küçüklerine karşı şefkat ve merhametli, büyüklerine karşı saygılı ve edeplidir.

Bütün bu özellikleriyle müslüman başkalarına örnek olan insandır. Gönül insanı, Allah adamıdır. Görüldüğü zaman İnsanlara Allah’ı hatırlatır. Hayırı öğütler, konuştuğu zaman insanlar kendisinden faydalanır, bilgileri artar. Hal ve tavırlarıyla, Allah’ın kullarını Allah’a kulluğa yöneltir. Müslüman toplum da, fazilet yarışı içinde olan toplumdur.

Bütün bunları dikkate alarak baktığımızda sormak gerekiyor: Bugün doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine acı çeken dünyamızın ihtiyaç duyduğu insan modelinin adı ne? Ve biz bugün bu modeli gerçekleştirmeye ne kadar yakınız?

Rabbimiz’in tevfik ve inayeti ile…

Mübarek Erol – Semerkand Dergisi, Haziran 2005


Bu yazı 4.748 kere okunmuştur.


Sosyal medya:



Bu yazıya yorum yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

NFL Jerseys Free Shipping