rss: yazılar

yönetici

Hac: Mukaddes Çağrıya İcabet

0 yorum
Hac: Mukaddes Çağrıya İcabet

 

Bu sene de Hz. İbrahim’in Allah adına yaptığı daveti duyup, “İşittik ve itaat ettik” diyen sevgili kullarına, Cenab-ı Hak mübarek bir sefer nasip edecek. Keşke onların yerinde olabilseydik. Bir bölümü de daveti duyduğu halde, dünyanın ayaklarına dolanması sebebiyle bu yıl da icabet edemeyecek. Bunların bir bölümü ebediyyen fırsatı kaçıracak, hayatının sonuna kadar o mübarek beldeleri ziyaret edemeyecekler.

Baba oğul iki peygamber Allah’ın emrini yerine getirmek için şevk ve muhabbetle çalışıyorlardı. İsmail Aleyhisselâm taş taşıyor, babası İbrahim Aleyhisselâm da ilk peygamber Âdem Aleyhisselâm’ın kurduğu temeller üzerine Kâbe’nin duvarlarını yükseltiyordu.

İnşaat bitince, Cenab-ı Hak Hz. İbrahim’e, bütün insanları haccetmek üzere davet etmesini emretti. (Hac, 27-29) Hz. İbrahim: “Ya Rab! Benim sesimi kim duyar ki?” dedi. Cenab-ı Hak: “Sen davet et, duyurmak bana ait.” buyurdu. Hz. İbrahim Ebu Kubeys dağına çıkıp dört bir yana: “Ey insanlar! Bu kadim beyti (Kâbe’yi) hac ve ziyaret size farz kılındı” diye seslendi.

Bu sesi yerle gök arasında, ruhlar aleminde, annelerinin rahminde, babalarının sulbünde bulunan insanlar işiterek “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk: Buyur Allahım, emrine amadeyim” diye cevap verdiler.

 

Sevilen Misafir Edilir

İşte bu davet vaktinden kıyamete kadar Kâbe’yi hac ve ziyaret edenler, Hz. İbrahim’in davetine “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” diye cevap verenlerdir. Bunlar Allah’ın sevdiği seçilmiş kullardır. O, sevmediği kullarını evinde misafir etmez. Ancak bir hikmet ve imtihan için olursa, o müstesna.

Ruhu’l-Beyan tefsirinde anlatıldığına göre, Ali bin Muvaffak ismindeki alim ve veli zata altmış kere hacca gitmek nasip olmuştu. Bir keresinde Kâbe’de Hicr bölgesinde, “Defalarca Beytullah’ı ziyaret ettim ama yaptığım haclar kabul oldu mu?” diye düşünürken, oracıkta uyuya kaldı. Rüyasında bir ses: “Ey Ali, sen sevdiklerinden başkalarını evine davet eder misin?” diye seslendi. Sevinçle yerinden kalkan İbn-i Muvaffak, Hacıların Allah’ın seçip davet ettiği sevgili kulları olduğuna kanaat getirerek huzur buldu.

 

Allah’ın Üzerimizdeki Hakkı

Allahu Tealâ; âkil, baliğ, hür, maddi ve bedenî gücü yerinde olan bütün müslümanlara haccı farz kılmıştır. İslâm ülkesinde yaşayan müslümanların bu farziyeti bilmemesi dahi mazeret sayılmaz. Ancak yol güvenliği olmayan müminler, yanında eşi ya da mahremi bulunmayan veya iddeti dolmayan hanımlar hacdan muaf olabilirler. Kur’an-ı Kerim’de:

“Oraya gitmeye gücü yetenlerin Kâbe’yi ziyaret etmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır” (Âl-i İmran, 97) buyurulmaktadır.

Hacca gitme imkanına kavuştuğu halde sürekli tehir eden ve sonunda vazifesini yapamadan ölen bir müslüman, Allahu Tealâ’ya isyan ile ölmüş olur. O yüzden Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz:

“Haccetmek isteyen (üzerine hac farz olan) acele etsin. Zira sizden kimse, hastalanacak mı, fakir mi düşecek, başına ne geleceğini bilemez.” (Ebu Davud) buyurmaktadır.

Şu hadis-i şerifte de, korkunç bir akıbetten söz edilmektedir: “Bir kimseyi hastalık, açık bir ihtiyaç, bir sıkıntı veya zalim bir sultan alıkoymadığı halde hac yapmazsa, ister yahudi, isterse hıristiyan olarak ölsün!” (Neylü’l-Evtar)

 

Beyaz Üniforma ve Cennet Kokusu

Rabbi’nin huzuruna sade, hilesiz, rütbesiz, acz ve kusurla çıkacak müminler, önce bölük bölük havaalanında toplanacaklar. Abdest alıp Kefenlerinin provasını yaparcasına, tertemiz, bembeyaz üniformalarını vücutlarına saracaklar. O üniformanın içinde zenginle fakir, kralla dilenci bir olacak. Bütün sahte benlikler atılacak. Gözlerde yaş, gönüllerde heyecan, dillerde tekbir, telbiye ve iniltiler birbirine karışacak. Bütün vadi ve sokaklarıyla Mekke-i Mükerreme’de mahşer toplanacak. Beyaz kelebekler gibi tek bir hedefe sel gibi akan bu mahşerî topluluk, aralarındaki meleklerin, velilerin ve nebilerin ruhaniyetiyle başka bir boyuta yükselecek. “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” nidaları arşa doğru yükselirken, Allah Rasulü’nün mübarek tebciliyle, yeryüzünün her noktasında taş, toprak, ağaç bütün varlıklar bu telbiyeye iştirak edecekler. (Tirmizî)

Hacılar anlatır dururlar. Cennetlerden esip gelen, bütün Mekke’nin ufuklarını saran ve Kâbe’ye yaklaştıkça yoğunlaşan, yoğunlaştıkça da insanı mest edip bayıltan, hakikate açık gönüllerin aldığı o Beytullah’ın nisbet kokusu… Sanki cennet bir adım ötede… Uhud’da şehit olup cennete kanatlanmak için birbiriyle yarışan sahabe-i kiramın sözü kulağımızda çınlıyor: “Vallahi Uhud’da cennetin kokusunu alıyorum.”

Bu havayı teneffüs ettikçe, onların niçin bu kadar cennete iştiyak duyduklarını anlamak daha kolay.

 

Emin Belde ve Siyah İnci

Mekke… Harem sınırları dahilinde dokunulmaz belde. Yüzlerce Nebi’nin mübarek bedenlerini sinesinde barındıran kudsî şehir. Canlı ve cansız her varlığı ile hürmete layık. Otunu dahi koparamazsınız. Karıncanın yolunu bile değiştirmemelisiniz. O beyaz üniforma ihramın içinde siz de hürmete layıksınız. Saçınızdan, sakalınızdan, vücudunuzdan bir zerre koparamazsınız. Babanızın katili dahi olsa, kimseye kem söz söyleyemezsiniz. Orası emin belde.

Kızgın güneşin altında kızılımsı siyah renge dönüşen dağların ve tepelerin kucağında kafileler halinde akıp giderken, gözleriniz hep siyah inciyi arar. Kürre-i arzın kalbi, kainatın ilk mescidi tepeler arasında ustaca gizlenmiştir. Nihayet yıllarca hasretle beklediğiniz an gelmiştir. İhramınızın ayaklarınıza dolandığına, terliklerinizin ayaklarınızdan fırladığına, kavuran sıcakların beyninizi kaynattığına aldırış etmeden caddelerde uçarsınız. Kalabalık yollar, dükkanlar arasından göklere yükselen misk kokularını içinize çekerek “Lebbeyk” diyerek koşarsınız.

Yaşlı ve hasta bir kadın vardı. Ayakta durmaya takati kalmamıştı. Sözleri hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Gözyaşları içinde şöyle diyordu: “Götürün beni Kâbe’de öleyim”

Bâbu’s-Selâm’dan (Selam Kapısı) içeri süzülüp biraz ilerlediğinizde, o muhteşem an gelmiştir. İşte Allah’ın evi bütün mehabetiyle karşınızda… Hacılar bembeyaz ihramlarıyla küçük bir kainat gibi dönerek akıp gidiyor. Ya da elektronların çekirdek etrafında dönmesi gibi, iç içe kümeler halinde her şey yüzüyor. Allah’ı zikredenlerin velvelesi birbirine karışıp Arş’a yükseliyor. Kimileri Kâbe’nin örtüsüne yapışmış iniltilerle ağlıyor. Kimileri rükû ediyor, kimileri secde… Duanın binbir çeşidi dillerde, gönüllerde…

 

Ey Efendimin Dedesi

Sonra mana gözüyle hayalen semaya bakıyorsunuz. Sidre-i Münteha ile Kâbe arasında nurdan bir sütun. Melekler gökyüzünü doldurmuş, etrafında dönüp duruyor. Halilü’r-Rahman İbrahim Aleyhisselâm, yedinci kat semada sırtını Beytü’l-Mamur’a dayamış, olan bitenleri seyrediyor.

Ey Efendimin Dedesi! Hani sormuştun, benim davetimi kim duyar diye. İşte biz duyduk, lebbeyk dedik. Çoluk-çocuğumuzu işimizi, kârımızı, benliğimizi, her şeyimizi geride bıraktık ve davetine koştuk. Zaman seni ve senin davetini sinelerimizde eskitemedi. Heyecanımızı eritemedi. Huzurlu ol ve merhamet buyurup bizi unutma…

Bu manzara karşısında gözyaşlarınıza daha fazla hakim olamıyor, biraz da hayal gözüyle etrafa bakıyorsunuz. Görüyorsunuz ki, günün her saatinin her saniyesinde ezan okunuyor. Ak alınlı pak gönüllü müminler, dünyanın her bir tarafından Kâbe’ye müteveccihen namaz kılıyor. Dünyanın her noktasında zamanın farklılığı nedeniyle sürekli ibadet ediliyor.

Hayalen bu tabloları müşahede ettikten sonra, diliniz damağınıza yapışıyor. Ne diyeceğinizi, nasıl dua edeceğinizi şaşırıyorsunuz. Tarihî bir an yaşıyorsunuz. Kâbe’yi gördüğünüz bu ilk anda ne derseniz kabul edilecek. Onun için en isabetli duayı yapmak mecburiyetindesiniz. İşte bu anda İmam-ı Azam Hazretleri’nin duası imdadınıza yetişiyor: “Ya Rabbi, bu ve bundan sonra yapacağım bütün dualarımı kabul eyle…”

 

Rahmet Denizinde Elsiz-Ayaksız

Dua ve niyetinizi yaptıktan sonra, siz de o selin arasına girip akmaya başlıyorsunuz. Sanki ayaklarınızın yerden kesildiğini hissediyorsunuz. Uçar gibi tavaf ederken, dünya ve içindekilerine ait hiçbir kaygıyı hissetmiyorsunuz. Büyük bir aşk ve heyecanla uçar gibi süzülüp akıyorsunuz.

Hacer-i Evsed’in karşısına gelip selam verdiğinizde, kendinizi kameraya alınmış gibi hissedersiniz. Cennetten kopup geldiği rivayet edilen bu mübarek taş, kim bilir belki de bir meteor olarak göklerin ötesinden ihtiyar küremize misafir olmuştu. Kıyamet günü şahitlik edecekti. Sırlarla dolu olduğu her haliyle belli idi.

Safa ve Merve tepelerinin arasında koşuştururken, Hacer validemizin yanında, sulbünde Hazret-i Muhammed Mustafa’yı taşıyan kundaktaki İsmail Aleyhisselâm’a birlikte su ararsınız. Sa’yi bitirip Zemzem’i yudumlarken, kendinizi Havz’ın suyundan içer gibi hissedersiniz.

Traşınızı olup ihramdan çıktığınızda, bir derecede yeniden melekiyetten sıyrılıp beşerî hayata dönmüş gibi olursunuz. Şayet ara sıra içine girdiğiniz beşerî sıfatınızda uzun süre kalmaz, beş vaktinizi Beytullah’da değerlendirir, yeme-içmenize dikkat eder, her fırsatta zikir ve hizmetle meşgul olursanız, hayatınızın kârını elde edebilirsiniz. O çağlayan içerisinde heyecan ve cezbe ile kendisini bütün bütün unutan ruhlar, ledünnî ve ruhanî bir aleme açılabilirler.

 

Bire Yüzbin Karşılık

Çünkü bu mübarek mekânda iyi ve kötü bütün amelleriniz yüzbinle çarpılır. Burada kılınan bir vakit namaz, başka yerde kılınan yüzbin namaza eşittir. Burada bir kere Allah demek, başka yerlerde yüzbin kere Allah demeye bedeldir. Yahut da burada ikram edeceğiniz bir bardak su, başka yerlerde yüzbin kişiye ikram edeceğiniz suya eşittir. Aynı şekilde bu kudsî beldede işleyeceğiniz bir günah ve adapsızlık da yüzbinle çarpılır.

Harem-i Şerif’de hizmet için birbirleriyle yarışanları gördüğünüzde, bu hakikati daha iyi anlamak mümkündür. Hurma, çay, yoğurt ikram edenlerin haddi hesabı kayıptır. Hiç bir şeye gücü yetmeyenler ise, bardaklara zemzem doldurup Allah’ın misafirlerine ikram ediyorlar.

Evet; hacılar Allah’ın misafirleri, oranın yerlileri ise Beytullah’ın, dolayısıyla Allah’ın komşularıdır. Onlara karşı kaba ve kırıcı hareket, korkunç bir davranıştır.

Burada kazanılan letafetle, su zerreciklerinin buharlaşıp lâtif hale geldiği gibi, insan da öyle lâtifleşir. Ruh göklere doğru pervaz açar. Hendek harbinde günlerce aç kalan Allah Rasulü s.a.v. mübarek karnına taş bağlamışlardı. Fakat sanıldığı gibi açlıktan bağlamamıştı. Eğer o taşla belli bir kesafet kazanmasaydı, belki de mübarek vücudu tıpkı Mirac’daki gibi lâtifleşip göğe doğru yükselecekti. Aynen bunun gibi, beden ve madde itibarıyla olmasa da, ruh ve mana itibariyle kazanılan letafet, bu mübarek mekânlarda açıkça hissedilebilir.

 

Arafat, Müzdelife ve Mina

Nihayet yıllarca hasretle beklenen bir diğer an gelmiştir. İhramlara bürünüp Adem babamızla Havva anamızın buluştuğu rivayet edilen yerde Hac vazifesi ifa edilecektir. Milyonlarca hacı bembeyaz kefenleriyle Arafat’ta kurulan mahşer yerinde bir araya gelecek, saçlar-sakallar toza toprağa belenip, eller Dergâh-ı Nezd-i Ehadiyet’e açılacak, hıçkırıklar boğazlarda düğüm düğüm olacak, dualarla feryad u figanlar kopacaktır. Allahu Tealâ’nın meleklere karşı iftihar ettiği bu tablo karşısında, Arş adeta ihtizaza gelip sallanacaktır. O gün müminin hayatında bir dönüm noktası olacak, aczini, kusurunu, günahlarını itiraf ederek yalvaracak. Bu içli yakarışların neticesinde başımızın üzerinde asılı duran musibetlerin bir bölümü inşallah yok olup gidecek, hayatımız boyunca vicdanımızda ağırlığını hissettiğimiz günahlarımız silinip gidecek, kişi anasından doğduğu gibi tertemiz hale gelecektir. (Buharî)

Arafat’ta kazandığınız mana ve marifeti şuurlu hale getirirseniz, Müzdelife’de geçireceğiniz sihirli gecede, yıldızların şehadetinde nefs-i emmareyi kara taşlar altında ezer, toprağa gömersiniz. Yeniden insan olarak haşrolmak için, ertesi sabaha Mina’da bir tek şeytanla hesabınız kalmıştır.

Bayram sabahı Mina’da şeytan ve onun temsil ettiği kötülüklere karşı kahraman bir nefer edasıyla yerinizi alırsınız. Kumandanınız İbrahim Aleyhisselâm ve oğlu İsmail Aleyhisselâm’dır. Cephaneniz elinizdeki minik taşlardır. Şeytanın gözünü kör eden taşları birbiri ardınca, şarapnel parçası gibi fırlatırsınız. Ziyaret tavafıyla haccınızı ikmal ettikten sonra, muzaffer bir kumandan edasıyla başınızı secdeye kor, veda tavafıyla vedalaşıp, Medine yollarına düşersiniz.

 

Medine: Sevgili’nin Şehri

Bir başkadır Medine. Tıpkı ana kucağı gibi. Medine’de kendinizi gül bahçesinde gibi hissedersiniz. Gülün büyüleyici kokusuyla mest olur, kendinizden geçerseniz. Şayet daha önce Zamanın Kutbu’nun kapısında bulundu iseniz, Medine-i Münevvere’de o misk kokusu size tanıdık gelir. Daha önce hiç gitmediğiniz halde, defalarca gitmiş hissine kapılırsınız.

Sabahın erken saatlerinde, bütün sokaklarda, caddelerde beyaz rengin hakim olduğu bir insan selinin, yeşil ışıklı minarelerin çevrelediği mübarek bir mekâna doğru aktığını görürsünüz. Heyecan ve şaşkınlıkla siz de katılırsınız aralarına. Tam Ravza’ya yaklaşırken, tiz bir sesin minarelerden yükseldiğine şahit olursunuz.

Babu’s-Selâm’dan iki büklüm içeri girerken kalbiniz tık diye duracak gibi olur. Alemlerin Efendisi’nin o mehabetli huzurunda dururken, karmaşık duygulardan kendinizi alamazsınız. Binlerce hacının huzurunda Ahmed el-Rıfaî Hazretleri’ne öptürmek için Ravza’dan çıkan o mübarek el, ya bana tokat atmak çıkarsa diye düşünürken dizlerinizin bağı çözülür gibi olur. Hangi yüzle karşıma geldin, derse ne olur benim halim?

Bu düşünceler içinde iken, O’nun müşrik kavmine dahi, “Allahım Kavmime hidayet eyle, onlar bilmiyorlar.” dediğini hatırlar, böyle merhamet sahibi bir sultanın huzurunda olmaktan dolayı rahatlarsınız. Bu duyguları Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in (r. anhüma) önünden geçerken de hissedersiniz. Ardından binlerce salât u selam ve duayla ayrılırsınız.

Cennet bahçelerinden bir bahçe olan Hâne-i Saadet ile Minber-i Şerif arasında yer bulabilirseniz, Hz. Rasulullah’ın yanı başında gözyaşlarına boğulup bütün dertlerinizi dökersiniz. Bununla da kalmayıp, asrın bütün helâket ve felâketlerini de bir bir şikayet eder, yüzünüzü yere koyup şefaat dilenirsiniz. Sonra bütün amellerin binle çarpıldığı yeryüzünün ve göklerin en mübarek makamı olan Ravza-i Tahire’de ibadet ile yeniden semalara kanatlanırsınız.

Ardından tam bir rabıtayla Cennetü’l-Bakî’ye gider, Ehl-i Beyt ile dertleşir, cennetlik hanımların seyyidesi Hz. Fatıma annemizin yanında gözyaşlarınızı sebil edersiniz. Sonra onbinlerce sahabi efendilerimizle hemhal olur, ruh-i tayyibelerine dualar okursunuz. Uhud’u gezerken, hayalen Efendimizin yanında bir Mus’ab bin Umeyr olmak için bin tane ruhunuz olsa feda etmeyi yine bin can ile arzu edersiniz.

 

Mana Dostları Arasında

Ziyaretinizi tamamlayıp memleketinize döndüğünüzde, bütün o mübarek hatıralar gözünüzde tüllenip durur. Her an oraların hasretiyle yanıp kavrulmaya başlarsınız.

Fakat o mübarek mekânlara kiminle gittiğiniz çok önemlidir. Halden, edepten anlayan, tasavvuf terbiyesi görmüş mana dostlarıyla gitmek hiç şüphesiz çok farklıdır. Aksi halde kâr yerine zararla dönmek işten bile değildir.

Ayrıca hac ve ziyaretlerle ilgili vazife ve edepleri layıkıyla anlatma hususunda bizlere tercüman olacak samimi hocalara ve dostlara çok ihtiyaç var.

Bu ayın ilk haftası müracaatlar sona eriyor. Bir mübarek sefer olsa da gitsem diyenler acele etmelidirler. Rabbim lütfunu bizlerden esirgemesin.

Ahmet Safa, Semerkand Dergisi, Ağustos 2004.


Bu yazı 2.771 kere okunmuştur.


Sosyal medya:



Bu yazıya yorum yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

NFL Jerseys Free Shipping