rss: yazılar

yönetici

Yolcu Yolunda Gerek

0 yorum
Yolcu Yolunda Gerek

Şeytanî çevrelerin çağırdığı cedel (tartışma) ve polemiklerden kaçınmak lazım. Bunların bir meseleyi çözmekten ziyade vaktimizi zayi eylemeyi, kafa karıştırmayı hedefledikleri ihtimalini hep akılda tutmak lazım.

Yolcuyuz. Dünya denilen iki kapılı handaki misafirliğimiz unutturulmuş olsa da yolcuyuz. Ne zaman, nerede karşımıza çıkacağını bilemediğimiz ikinci kapının felaha açılma ihtimali de var, helâke açılma ihtimali de. Akibetimiz, yolculuğumuzun farkında olmaya, dosdoğru yolda istikamet üzere, sapmadan, oyalanmadan, devamlı yürümeye bağlı.

Bunun içindir ki dünya imtihanımız bir yol ve yürüyüş tercihinden ibaret aslında. Bir tarafta Allah Tealâ’nın tarifi üzere Rasul-i Ekrem s.a.v.’in bizzat yürüyerek fiilen de tayin eylediği sırat-ı müstakim var. Asr-ı Saadet’ten beri evliyanın, asfiyanın, salihlerin, kâmil müminlerin, Efendimiz s.a.v.’in izlerini tazeleye tazeleye bugüne taşıdığı dosdoğru yol bu. Öbür yanda ise şeytanın çağırdığı, dalâlete düşüren, saptıran, insana kendini kaybettiren yollar…

Müslümanlar olarak yolun doğrusunu da eğrisini de biliyor, tercihimizi sırat-ı müstakimden yana yapıyor ve şüphesiz ki dosdoğru yolda bulunmaya gayret ediyoruz. Fakat galiba yolda olmanın yürümeyi gerektirdiğini bazen unutuyoruz. Yahut zaruret gibi görünen bazı sebeplerin yürüyüşümüzü yavaşlatmasını, mesafe almamızı engellemesini, bizi yolumuzdan alıkoymasını çok da dert etmiyoruz. Çünkü sırat-ı müstakim çizgisinde durduğumuza, şeytanın kurduğu tuzaklara düşüp yoldan çıkmadığımıza, hatta bütün gizleme çabalarına rağmen bu tuzakları fark ettiğimize inanıyoruz. Belli belirsiz bir gururun kalbimizde yeşerdiğini hissediyor, “Daha ne olsun!” rahatlığıyla vazifemizi yaptığımızı düşünüp, çoğu zaman yanılabiliyoruz.

Yanılıp yanılmadığımızı anlamanın yolu ise “daha ne olsun”u bir rahatlama ifadesi olarak kullanmak yerine, cevabı ciddiyetle aranması gereken bir sual olarak sormaktan geçiyor.

Şeytana uymamak için

Bakara suresinin 168. ayetinde beyan buyurulduğu üzere “Şeytan, insanın apaçık düşmanıdır”. Bu düşmanlık saikiyle de insanları azdırmak, doğru yoldan uzaklaştırmak için fırsat kollar. Günahları güzel gösterip zevk düşkünlüğüne sevkeder, ahireti unutturur; vesvese ile kalpleri bulandırıp şüpheye düşürür. Bütün bunları ben sizi yanlışa, sapkınlığa çağırıyorum diye yapmaz tabii ki. Suret-i haktan görünür; beşerî zaaflarımızı, ihtiyaçlarımızı istismar eder. Doğruluğuna, faydasına, gerekliliğine inandırarak, sırat-ı müstakimin dışında bir yola, bir tutuma, bir anlayış yahut davranışa çağırır.

Bizler şeytana uymama hassasiyeti ile doğru yolda kalmaya çaba gösterir, sapkınlığa yönelmeyiz çoğu zaman. Ama “şeytana uymama”nın bundan ibaret olmadığını da doğrusu pek hesap edemeyiz.

İmam-ı Gazalî rh.a., “İhyâ”sında, riya vesvesesi ile müslümanı ibadetinden vazgeçirmeye çalışan şeytanın, bunda muvaffak olamayınca, onu kendisiyle cedelleşmeye, tartışmaya yönlendirdiğini anlatır. Neticede şeytanın yenilmiş, müslümanın da kalp itminanını bularak galip çıkmış gibi görünmesi halinde bile kazananın bir bakıma şeytan olduğunu söyler. Çünkü şeytan muhatabının ibadetten vazgeçmeyeceğini anlamış, onun hiç değilse vakit kaybetmesi için böyle bir strateji uygulamıştır.

Aynı kaynakta Haris-i Muhasibî k.s.’den nakledilen benzer bir misal ile de bazı bid’at ehlinin, bid’atlerini kasden tartışmaya açarak müslümanın sırat-ı müstakim üzere yürüyüşünü sekteye uğratmak istediğine dikkat çekilir. Bu noktada bize tavsiye edilen, masumane bir niyetle de olsa şeytanî tuzak ve tezgâhların hakikatini ortaya koyacağım diye oyalanmaktan sakınıp yürüyüşümüzü hızlandırmak, ibadetimizi çoğaltmaktır. Yol kesenlerin sahte kaçışlarına aldanıp, cezalandırmak üzere peşlerine düşmek bazen vakit kaybından da öte yoldan çıkmaya bile sebebiyet verebilir.

Yukarıda son kısmını zikrettiğimiz Bakara suresi 168. ayetinin öncesinde “Şeytanın adımlarına tabi olmayın” buyurulur. Şeytana zaten tabi olmayacağız. Ama itiraz, muhalefet yahut alt etmek maksadıyla bile olsun, şeytanın adımlarını da takip etmeyecek, işimize bakacağız demek ki.

Şeş cihet

İnsanı saptıran bir güç olarak şeytanın tuzakları çoğu zaman çağın gerektirdiği bir hayat tarzı, tutarlı bir zihniyet, bilimsel bir tavır gibi çıkar karşımıza. Zira şeytan, davet ettiği sapkınlığı süsleyip güzel göstermek hususunda mahirdir. Zehiri altın kadehte sunar. Şeytana uymayacağız diye bu cezbedici, dışı yaldızlı tuzaklara düşmemesi için insanları uyarmayacak mıyız peki?

Elbette insanlar bilgilendirilmeli, ikaz edilmeli ama bu herkesin üzerine vazife değil. Alimlerimiz bu işi asırlardır yapıyor zaten. Aynı şeyleri tekrar tekrar tartışmanın, yeniden keşfetmenin, polemiklerle nefes tüketmenin, şeytanî maksatlarla kuyuya atılan her taşı çıkarmaya çalışmanın manasızlığına, böylece yürüyüşümüzün, asıl vazifelerimizin aksatılmasına dikkat çekmek istiyoruz biz. Kaldı ki cehaletin, akledememenin, şeytanî düşüncelerin eseri olan bid’atleri illa söz ile izah ve ret gerekmiyor. Bunlara itibar etmemek suretiyle istikamet üzere yürümeyi sürdürmek, daha tesirli bir itiraz veya reddiyedir.

Denilebilir ki bazen istemesek de kendimizi bir tartışmanın içinde bulduğumuz oluyor. Şeytanî düzenler yahut dünyanın bin türlü derdi dört yanımızı sarıyor. Böyle bir kuşatmayı yarıp çıkmak için mücadele ediyoruz ve bu mücadele mecburiyeti yürüyüşümüzü engelleyebiliyor.

Dört taraflı kuşatılmışlığın çaresizlik manasına geldiği kabulünden kaynaklanıyor bu düşünceler. Modernizmin yön anlayışı dört tarafla sınırlıdır ama hatırlamak gerekir ki bizim irfanımızda “şeş cihet” yani altı yön vardır. Ön, arka, sağ ve sola ilave edilen alt ve üst cihetler, dört taraflı her türlü kuşatmada, duvarlarla uğraşmadan da çıkış yolu bulunabileceğini gösterir müslümana.

Nitekim hepsi şer veya günah olan alternatiflerden birini seçmemek için surda gedik açmaya çalışarak vakit kaybetmek yerine toprağın altını tercih; ister ölümü göze almak, ister inzivaya çekilmek, ister bir mahrumiyete rıza şeklinde olsun, bir çıkış yoludur. Fakat tercihe daha şayan olanı ibadetle, zikirle, mesela namazı miraç kılarak Allah’a yaklaşmak, yükselmek suretiyle çıkmaktır bu kuşatmalardan ki, bizim yürüyüş dediğimiz de budur. Müminin yolculuğu dünyadan Allah’adır ve hep bir yükselmeyi ifade eder.

İstiaze ile yola devam

“Şeriat” yol demek, “sünnet” yol demek, “tarikat” yol demek. “Ayet” ise işaret, iz manalarına geliyor ve dosdoğru yolda yürümek işte bu izleri takip etmekle mümkün olabiliyor. O izler bize Allah Tealâ’nın zikrini, kulluk vazifelerimizi titizlikle sürdürmemizi ihtar ediyor. Kâmil bir imanla, takva sahibi ihlâslı bir kul olma cehdiyle sırat-ı müstakim üzere durmaksızın yürümemizi söylüyor.

Böyle bir yürüme gayret ve kararlılığı şuraya kadar izaha çalıştığımız ve son derece masum görünen tehlikenin en kesin çaresi. Şeytanı taşlamakla yetinmeyip onun şeytanî zekâsıyla yarışmaya, desiselerini çözüp ipliğini pazara çıkarmaya, illüzyonlarını yalanlamaya kalkışmak, bizim yürüyüşümüzü aksatıyor, her geçen an biraz daha yükselmemizi engelliyor, iki günümüzü birbirine müsavi kılıyorsa, zarardayız demektir.

Bilhassa şeytanî çevrelerin çağırdığı cedel (tartışma) ve polemiklerden kaçınmak lazım. Bunların bir meseleyi çözmekten ziyade vaktimizi zayi eylemeyi, kafa karıştırmayı; kayıtsız şartsız bir imanı değil, tepkiye dayalı bir dindarlığı benimsetmeyi hedefledikleri ihtimalini hep akılda tutmak lazım. Ve alt etme maksadıyla dahi olsa şeytanla karşılaşmak yerine istiâze* ile ondan uzak durmayı niyaz etmek lazım.

Madem yolcuyuz, boş işlerle oyalanmayalım. Yolcu yolunda gerek. Öyleyse hemen şimdi, yarın bugünkünden daha yukarılarda olmak üzere istiâzelerle, yani bütün şeytanlardan ve şeytanî tuzaklardan Allah Tealâ’ya sığınarak yola koyulalım.

* İstiâze: Kelime anlamı “sığınma” demek. “Eûzü billahi mine’ş-şeytani’r-racîm” derken “Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım” diyerek istiâze yapmış oluyoruz.

_______________

Ali Yurtgezen, Semerkand Dergisi, Nisan 2011.


Bu yazı 513 kere okunmuştur.


Sosyal medya:



Bu yazıya yorum yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir