rss: yazılar

yönetici

Tüketirken Tükenmek

1 yorum
Tüketirken Tükenmek

“Tüketim”, son iki yüzyıldır sürekli dünyanın gündeminde yer alan bir kavram. Aynı şey tek tek fertler olarak bizim için de geçerli. Tüketim sürekli gündemimizde, hem bir kelime olarak, hem de faaliyet olarak… Bizim eski “sarf etmek” veya “sarfiyat” ifadelerini hayli aşan bir kavram tüketim. Hem yeni, hem de dahil olduğumuz ‘başka’ bir anlayış ve yaşama biçimine ait. Bizim kadim kültürümüze ait bir kod değil yani. Biten, yok olan, zayi olan bir şeyleri çağrıştırdığı için de kekremsi tatlar bırakan bir kavram. Fakat eleştirsek de hayatımızdan söküp atmanın imkanı yok. “Tüketim kültürü”nün hakim olduğu bir dünyadayız, tüketiyoruz. O halde gelin, bu kavramı kendi rengimize boyayalım; ilkelerimizi, ahlâk-ı hamidemizi bu kavrama da nakşedelim. Onu dönüştürelim. Kendi hayatımız için, insanlık için…

Çağdaş insanı hakimiyeti altına alan bir hastalık haline gelen tüketim, artık sadece insanın cebini ve psikolojisini tehdit etmiyor; bütün yerküreyi, canlı cansız bütün varlıkları etkiliyor.

Ozon tabakasının incelmesinden canlı türlerinin yok olmasına kadar pek çok küresel felaketin sebebi insanlığın yakalandığı bu hastalık. Artık sınırsız, ilkesiz tüketiyoruz ve tüketirken hem kendimizi, hem yaşadığımız dünyayı tüketiyoruz.

Üretim çeşitliliğini arttıran pek çok gelişmenin olması ve dünyadaki genel nüfus yoğunluğunun hızla artması gibi temel itici sebeplere dayanan bir “pastadan pay alma yarışı” son hızıyla devam ediyor.

Üzerimizdeki büyük baskı

Dönüp kendimize baktığımızda, psikolojik ve sosyal etkenlerin baskısı altında isteklerimiz daha da karmaşık hale gelmekte. Lüks istekler, gösterişe yönelik tutkular, zenginlikle gelen sorumsuz davranışlar, işte bu psikolojik temayüllerin somut birer dışavurumudur.

Üstelik başta televizyon olmak üzere, medyada yer alan albenili reklamlar, bankaların adeta aklı baştan alacak kadar cazip tüketim kredisi imkanları, neredeyse kimlik kartı yerine kullanılacak kadar yaygınlaşan kredi kartı ve büyülü bir ülkenin kapısını açan büyük alışveriş merkezleri de bu yarışın zevkini ve hızını artıran, oyuna renk katan birer aktör olarak bu çılgın sahnede yerlerini almakta. Böylece pek çok yönden kuşatılan insan, bir alışveriş yarışına sokulmakta.

İhtiras ve yarın korkusu

İnsan nefsi yaradılış itibarıyla doyumsuz ve aç gözlüdür. Bu sebeple, nefsi terbiye edilmemiş insanın en belirgin özelliklerinden biri, hep daha fazlasına sahip olma arzusudur.

İmam Gazalî rh.a. Hazretleri’nin açıkladığı üzere, insandaki bu arzunun temel sebeplerinden biri de gelecek korkusudur. Korkan insan kötümserdir. Dolayısıyla, mevcut ihtiyaçlarını karşıladığında bile geleceğe yönelik hesaplar içine girer ve biriktirmeye başlar.

Oysa, dinimizin bize öğrettiği üzere Yüce Yaratıcımız kainatı tüm varlıkların ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek kadar bol nimetlerle donatmıştır. Fakat insanoğlu bu nimet ve imkanları kendi sınırsız arzularının tatmini peşinde koşmakla zayi eder, bu da dağılımda adaletsizlikler doğurur.

Tam bu noktada, insanın istek ve ihtiyaçlarını sürekli çoğaltma esasına dayalı tüketim ekonomisinin tahripkârlığını hatırlamak gerekir. Halbuki bunun tam aksine, İslâm, bizi tüketirken de ahlâklı olmaya ve manevi ilkelere bağlı kalmaya davet eder. Böylece aşırı, gereksiz tüketimin esiri olmaktan alıkoyar, kanaat ve sabırla olgunlaşmanın yolunu açar. Çünkü esas hedef, sınırsız arzu ve isteklerin tatmini için ömür tüketmek değil, “olgun” insan olmaktır.

Yine İslâm, bize her halimizde ve elbette tüketim konusunda “fayda” ilkesini gözetmeyi öğretir. Buna göre müslüman, ekonomik faaliyetlerinde yalnız kendini değil, yakınlarını, toplumu ve hatta bütün mevcudatı dikkate almakla vazifelidir. Sahip olduğu imkanları boş yere tüketmekten men edilmiştir. Çünkü bu israftır ve israf kesinlikle yasaklanmıştır.

İsraf ve tamah

“Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz Şüphesiz Allah, israf edenleri sevmez.” (A’raf, 31)

İsraf, en yaygın ifadeyle haddin aşılması, mal ve imkanların meşru olmayan amaç ve ölçülerde saçılıp savrulmasıdır. Elmalılı Hamdi Yazır rh.a.’in ifadesine göre: İslâm’da meşru sayılan harcama, ya bir zaruret ya bir ihtiyaç yahut bir hayır için yapılandır. Zenginlik meşrudur, hatta kimi durumlarda tavsiye de edilmiştir fakat muhtaç insanların olduğu bir ortamda onları görmezden gelip, bolluk ve sefahat içinde bir hayat tarzı sürmek, hoş karşılanmadığından israf kavramına girer. Sadece bencil duyguların, zevklerin tatmini için yapılan lüks tüketim de israftır.

İnsanı israfa götüren temel etkenlerin başında hırs, tamah ve aç gözlülük gibi nefsanî hastalıklar gelir. Bir şeye karşı aşırı istekli olma duygusunu ifade eden hırs, kişiyi ölçü tanımamaya ve aşırılığa sevk eder. Bu da israfa neden olur.

Başkasının malına göz dikmek anlamına gelen tamah duygusuna sahip olan kişi için de israf kaçınılmazdır. Çünkü sahip olduğu nimet ve imkanların kıymetini bilmez, bunları küçümser, başkasının elindeki ona daha kıymetli ve güzel gelir. Bu tür insanlar hayatın hiçbir alanında başarılı olamadıkları gibi mutlu da olmazlar. Ellerindeki ile yetinmez, şükür de etmezler, sürekli kendilerinden daha yüksekte olana bakar ve harcamalarında onlar gibi olma sevdasıyla israfa kaçarlar.

Dinimiz ferdî mülkiyeti tanımış, hatta dokunulmaz kabul etmiştir. Ancak kendi malını dilediğince harcama konusunda sınırsız özgürlük vermemiştir. Kişiyi belli sorumluluklarla sınırlamıştır.

“Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma; zira böylesine saçıp savuranlar şeytanın kardeşleridir.” (İsra, 26-27)

İlkeler, ölçüler

Tüketim ve harcamalar konusunda İslâm’ın öngördüğü ideal ölçüye göre, dikkat edilmesi gereken iki temel husus vardır. Bunlar, malın kime ve nereye harcanması gerektiğini bilmek ve harcama miktarının ne olacağını doğru belirlemektir.

Bu ölçüleri aşan her türlü harcama israf, ölçülerin altında kalma durumu ise cimriliktir. Ölçülere uyan kimse sınırı aşarak israfta bulunur, ne de biriktirme peşinde ömrünü zayi eder.

“Onlar ki, (Rahman’ın o has kulları) harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de kısarlar. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” (Furkan, 67)

Nefsanî istek ve arzuların karşılanmasında alabildiğine harcama yapmak, yani ifrat da, mallarını hayırlı yerlerde harcamayı kısmak, yani tefrit de Cenab-ı Hak katında hoş karşılanmamıştır. İslâm, bu ikisi arasında orta bir yol, yani itidal üzere olmayı emir ve tavsiye eder:

“Elini boynuna bağlama, tamamen de açma…” (İsra, 29)

İşte itidal israf hastalığına düşmekten alıkoyan, mükemmel bir metottur. Harcamalarımızda kendimize soracağımız “İtidal üzere miyim?” sorusu, dinimizin emir ve tavsiyelerine uygun hareket etmede bize yardımcı olacaktır.

Kanaat diye bir hazine

İsraf hastalığının bir diğer ilacı da kanaatkâr olmaktır. Kanaat, elinde bulunanla yetinmek, hakkına razı olmak; ihtiras, tamah ve israftan kaçınmaktır.

Hemen belirtelim; kanaat, kimilerinin sandığı gibi tembellik edip, hiçbir işle meşgul olmayıp, bir şekilde eline geçeni kullanmak değil, aksine alın teriyle kazanıp, kazandığına razı olmak ve harcamalarında orta bir yol takip etmektir.

Kişinin imkan bulduğu halde tembellik edip çalışmaması kanaatkârlık değil, zillettir. Yani düşkünlüktür ki bir müslümanda asla bulunmaması gereken kötü, çirkin bir vasıftır.

Kanaatkâr insan, haline şükreden, yetinmesini bilen, “Helâlden gelsin, helâle gitsin.” diyebilendir. Böyle bir kişi, hem ihtiyacı olandan fazlasına sahip olma arayışına düşmeyeceğinden, hem de başkasının elindekilere göz dikmeyeceğinden israftan da uzak olur.

Meşhur sahabi Ebu Hüreyre r.a.’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Sizden biriniz, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarlarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle yapmak, Allah’ın üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için gereklidir.” (Buharî)

Kanaatkâr olmanın gerekliliği ve faydaları üzerine daha pek çok ayet ve hadis-i şerif nakletmek mümkündür. Ancak önemli olan, bizim bunların hükümlerini hayatımıza tatbik ederek istifade etmemizdir.

Daha az tüketim, daha çok huzur

Müslümanlar olarak, dinimizin bize her konuda sunduğu mükemmel ölçüleri hayatımızın vazgeçilmez prensipleri haline getirip tatbik ettiğimizde, ihtiyaç duyduğumuz huzuru ve sükûneti yakalayacağız. Batı toplumlarının içinde bulunduğu ruhsal bunalımların kaynağı olan “dünyacılık”ın işe yaramadığı, örtbas edilemeyecek kadar açıktır.

Suç istatistikleri, sakinleştirici ilaç ve uyuşturucu kullanım oranı, psikolojik yardım alma yüzdesi, en yakınların bile birbirine duyduğu derin güvensizlik ve daha pek çok şey… Batının içine düştüğü sosyal ve psikolojik krizin tüketim konusuyla derin ilişkisi var. Gerçek şu ki onlar tüketirken tükendiler. Şimdi bütün dünyayı bu tükenmişliğe ortak etmek istiyorlar.

Diğer taraftan henüz yolları İslâm’a uğramamış olsa da, çözüm arayışları devam etmekte. Özellikle tüketim ve alışveriş bağımlılığına bir tepki olarak çıkan ve son yirmi yıl içinde hızla yayılan “Sade Hayat Hareketi” bir can simidi gibi görülüyor. Bir sivil toplum hareketi olan Sade Hayat, kişilerin tüketim alışkanlıklarını değiştirmeyi, insanın ihtiyaç duyduğu şeylerin azaltılmasını ve daha az tüketmesini sağlamayı hedefliyor. Kişinin daha az tüketerek, daha huzurlu ve mutlu olabileceğini savunan bu hareket tarafından düzenlenen eylemler dünya çapında yankı uyandırmakta. Mesela Sade Hayat gruplarının öncülüğünde, 1992 yılından beri, dünyanın 13 ülkesinde, Kasım ayının üçüncü Cuma günü “Buy Nothing Day: Bir Şey Satın Almama Günü” olarak kutlanıyor. 1995 yılından beri, Nisan ayının son haftası kutlanan “TV Turn Off Week: TV Kapatma Haftası” da Sade Hayat’ın diğer bir etkinliği. Batı’da gittikçe yaygınlaşan Budizm ve diğer Uzakdoğu felsefelerine yöneliş de aslında aynı sorunla irtibatlı.

Pek çok batılı bu girişimlerde umut arasa da, yılda bir gün ya da bir hafta ile sınırlı geçici uygulamalar nasıl çare olabilir ki? Onlar kendilerini topyekûn değiştirmedikçe, bambaşka bir dünya tasavvuruna intikal etmedikçe bir çözüm ışığı gözükmüyor.

İşte tam bu noktada İslâm, fert ve toplumun bütün kabullenişlerinden başlayarak hayatın her anını kuşatan, düzenleyen mükemmel ölçüleri sunmakta, dünya huzurunu ve ahiret saadetini garanti etmektedir.

Onlar kurtulmaya çalışırken…

Burada bir çelişkiyi de sorgulamadan geçmek mümkün değil: Batılı insan, tüketim kanserinden kurtulmanın yolunu arıyor, kendince formüller geliştirmeye çalışıyor. Peki, biz ne yapıyoruz?

Kendimiz olmaktan vazgeçip, “öteki”ni taklit etmeye başlayalı beri iyi değiliz. Onlarda arızaya sebep olan ne varsa kendi bünyemize devşiriyoruz. Daha vahimi, günlük yaşantımızdaki en basit alışkanlıklarımızdan, hayatımızı tümüyle etkileyen en ciddi tercihlerimize varıncaya kadar, sorgulamadan kabullendiğimiz pek çok unsurun neticelerini de öyle kanıksadık ki, içine düştüğümüz kimlik bunalımının artık farkında bile değiliz. Yani gün be gün tepki refleksimizi de yitiriyoruz.

İşte görüyorsunuz, daha 3-5 sene önce şahit olduğumuzda kanımızı donduracak nice yanlışı, “gayri meşru” hali görmüyoruz bile… Bu, artık “kendimiz olma” konusunda ciddi sorunlarımız olduğunun bir işaretidir.

Sonuç

• Beşerî ihtiyaçlar sınırlıdır, arzu ve istekler ise sınırsız… Huzura erebilmek için bu asla doymak bilmeyen nefsin eğitilmesi şarttır.

• İslâm, insanın kemalini hedefler. Bu ise tüketmekle değil; israftan kaçınmak, itidal üzere ve kanaatkâr olmakla mümkündür.

• Maddi ve manevi imkanlar, Allah’ın kullarına bahşettiği birer emanettir ve yine O’nun rızası doğrultusunda kullanılmalıdır.

• Batı uygarlığının önerdiği “cennet hayalleri”nin hakikati İslâm’dadır ve her alanda olduğu gibi tüketim alanında da islâmî ölçülere riayet edilmesi, insana hem dünyada huzuru hem de ebedi saadeti kazandıracaktır.

• Allah Tealâ’nın buyrukları ve Hz. Peygamber s.a.v.’in ölçüleri, modern dünyada -hâşâ- modası geçmiş, artık uygulanamaz hale gelmiş, tarihe ait unsurlar değildir. Aksine, tertemiz insan fıtratının dünyacılıkla kirlendiği, en insanî erdemlerin sahip olma ve tüketme girdabında boğulduğu bu dönemde (ve her dönemde) imdadına yetişecek, derde derman olacak muhteşem bir reçetedir.

• Biz müslümanlar kendimize çeki düzen vermeli, tüketim konusunda da kanaat, itidal, israf, infak gibi kendimize ait kavram ve ölçüleri hatırlamalı, hayata geçirmeliyiz. Zira bizim dağınıklığımız, bütün insanlık için “tuzun kokması” demek. Bu vebalin altından nasıl kalkarız?

• Son söz: “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanırsınız.”

Hatice Kızaloğlu – Semerkand Dergisi


Bu yazı 1.056 kere okunmuştur.


Sosyal medya:



  1. M.SEMİH CANSARAN :

    ZATEN BU SÖZ HERŞEYİ ANLATIYOR EYVALLAH…

    Son söz: “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanırsınız.”

Bu yazıya yorum yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir