rss: yazılar

yönetici

Oruç ve Sabır

0 yorum
Oruç ve Sabır

Allah Tealâ ümmet-i Muhammed’i en son ümmet olarak göndermiş. En kısa ömrü de bu ümmete vermiş. Buna karşılık hiçbir ümmete vermediği türlü nimetlerle ömrümüzü bezemiştir.

İskender Ataullah Hazretleri k.s. şöyle buyuruyor: “Ömrün uzun olması makbul değil. Ömrün makbulü Allah’a itaatle dolu olan ömürdür.” Keşke benim ömrüm uzun olsaydı yerine, kısa da olsa Allahu Azimüşşan’a itaatle dolu olan bir ömür, gafletle binlerce sene yaşanmış uzun ömürden daha faziletlidir, Allah’a daha yakındır.

Bu ümmete mübarek gün ve geceler, aylar ihsan edilmiş. Muharrem, Şaban, Recep ayları gibi. İçinde bulunduğumuz nuranî, latif Ramazan gibi. Bu ümmete İki Cihan Serveri s.a.v. ve sahabileri gibi, evliya-yı izam, ule­ma-yı kiram gibi büyükler nasip edilmiş. Yine bu ümmete Allahu Azimüşşan faziletli, sevap yüklü ve Allah’a yaklaştıran çok nuranî zikirler lutfeylemiştir.

İçinde bulunduğumuz Rama­zan ayı kısa ömürlerimizi hakikatte uzatan, cehennem azabından kurtuluşa vesile olan ikramlardan, nimetlerindendir.

Fakat malum olduğu üzere her bir ibadetin bir ahkâmı, kabul ve faziletinin şartları vardır. İbadet ne kadar mükerrem, ne kadar faziletli, Allah katında ne kadar makbul olursa olsun, bu nimetten istifademiz o ibadet ve taattaki görevleri yerine getirmemize bağlıdır. Bunun için verilen bu nimetin kabulünün şartlarını bilmemiz lazım gelir ki, Ramazan orucu bize yalnızca açlıktan, susuzluktan ibaret kalmasın, Rabbimizin lutfetmiş olduğu nimetlerle gönlümüzü ve kalbimizi beze­miş olalım.

Allah Tealâ: “Ey iman edenler! Oruç, sizden önceki ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı.” (Bakara, 183) buyuruyor. Evliyaullah, “‘Ey iman edenler!’ hitabı müminler için sevindirici bir haberin geleceğini müjdeler.” diyorlar. Bunun ardından muhakkak Allahu Azimüşşan’ın bir ikramı var. Ya bir haramdan, bir günahtan nehyetmek suretiyle yahut yapmamızı emrettiği bir faziletle kemâlatımızı artıracak, dünyamızı, ahiretimizi güzel kılacak, lutfuyla donatacaktır. İşte bunun gibi Allahu Azimüşşan “Ey iman edenler” diye hitap edip orucu emrediyor ki, orucun bildiğimiz bilmediğimiz, farkına vardığımız varmadığımız faydalarına ulaşalım.

İki Cihan Serveri s.a.v.: “Oruç, sabrın yarısıdır.” buyuruyorlar. Biz oruç ile yeme-içme meselesi içinde değiliz. Biz bir lâtif nuranî vazife içerisindeyiz. Sabır ve metanet içerisindeyiz. Eğer biz bu sabır ve meta­neti gösteremiyorsak, eğer biz oruçtan beklenen ve ulu nimet olan sabrı kazanamıyorsak istenen fayda bize ulaşmamış olur.

Habib-i Hüda s.a.v. Efendimiz buyuruyor: “Ramazan ayı girdiği zaman cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır, şeytanların (azgınlarına) kelepçe vurulur. Bir seslenici, ‘Ey hayır sahipleri, ey hayır talep eden­ler gelin, ey fenalık peşinde koşanlar vazgeçin’ diye müminlere seslenir.” (Tirmizî)

Şeytanların azgınları Allah’ın fermanı olarak Ramazan’da bağlanmıştır. Senin benim şeytanım kement ile, zincir ile bağlı. Şimdi Allah aşkına şehvetle­rimize, arzularımıza bir bakalım. Ramazan ayından evvelki aydan bir değişiklik var mı yok mu? Eğer yoksa, nefsimiz şeytanı aratmayacak kadar azılı ve kuvvetli demektir. Islah olması lazım gelen biz oluyoruz.

Ayet-i Kerime’de buyuruluyor: “Tezkiye edenler felâh buldu.” (A’lâ, 14) Nefsini tezkiye edenler felah buldu, umduğuna nail oldu, korktuğundan emin oldu. Şeytanlarımız zin­cirli olduğu halde nefsimiz bize hâlâ bildiğini yaptırıyorsa biz ıslaha muhtacız, hastayız demektir.

Yoksa ne Ramazanlar geldi geçti, nefs zincirsiz bir deli gibi başımızda, her an ne yapacak, başımıza ne dertler açacak belli değil. Bir koyunu da bir yere bağlasak bir hafta oruç tuttururuz. Sonra ipini çözsek yine otlamaktan başka bir şey bilmez. Biz koyun değiliz ki ipimiz bağlı olunca duralım, çözülünce şuursuz bir şekilde şehvetlerin, arzuların peşinde koşalım.

Ramazan geldi diye şükredelim, sevine sevine orucumuzu tutalım. Fakat Ramazan’ı, sadece sahurdan iftara açlık, susuzluk olarak görmeyelim. En başta kendi nefsimize sabretmeyi öğrenelim ki, bir köle gibi yaşamaktan kurtulalım.*

__________________
* Mehmet ILDIRAR, Semerkand Dergisi, Ekim 2006.


Bu yazı 216 kere okunmuştur.


Sosyal medya:



Bu yazıya yorum yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir