rss: yazılar

yönetici

Mehmet Akif Ersoy

0 yorum
Mehmet Akif Ersoy

O, altı asırlık Osmanlı çınarının artık devrildiği bir dönemin ızdıraplı ama vakur sesi. Onulmaz acılarla paramparça olmuş mukaddes vatanın umut ve diriliş müjdecisi. Ve şiiri: dayanılmaz acılara rağmen asla inilti değil; bir muhasebe, bir haykırış ve kendine dön çağrısı. Çünkü O, bir devrin değil, bir medeniyetin şairi. Mehmet Akif, İslâm’ın ve istiklâlimizin şairi…

27 Aralık 1936 akşamı, gözlerini ebedî hayata uyanmak için kaparken yalnızdı. Ertesi gün, Bayezid Camii’ne tek atlı bir arabayla getirilirken garipti. Arkasında yalnızca birkaç dostu yürüyordu. Sessizce musalla taşına konulan tabutu sahipsizdi. Bir üniversite öğrencisinin, askeri tıbbiyede okuyan Ali Nihat Tarlan ve arkadaşlarını haberdar etmesine kadar, çevresinde yalnızca güvercinler uçuşuyordu.

O öğrencinin musalladaki tabutun üzerinde bulunan kağıdı okumasıyla her şey değişmiş, “İslâm Şairi”nin vefatının duyulmasıyla bütün üniversite ve bilahare İstanbul ayağa kalkmış ve gençlik bir sel gibi Bayezid Camii’nin avlusuna akmıştı. Tabutu, onun “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” mısralarıyla anlattığı al bayrağımızla örtülmüştü.

Asımın nesli, en karanlık günlerde “Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl” diye haykıran, mücadele adamı, büyük şaire sahip çıkmış, cenaze kendisinden önce hiç kimseye nasip olmayan bir cemaatle kaldırılarak, Edirnekapı şehitliğine götürülmüştü. Cenazesi, aziz dostu Ahmed Naim Baban’ın yanına defnedilmişti. Biraz ilerisinde de bir başka dostu, Süleyman Nazif yatıyordu.

İslâm Şairi

Üstün bir zekaya, kuvvetli bir iradeye sahip olan Mehmed Akif son yıllarında inzivaya çekilmişti. O, devlet makam ve mevkilerinden uzak durup, dervişane hayat süren bir gönül adamıydı.

Hasan Basri Çantay, onun insan-ı kâmillerin ahlâkı ile ahlâklandığını anlatırken şunları söyler: “Üstad, bütün hayatını fakru zaruret içinde geçirdi. Böyleyken halinden şikayet ettiğini ne ben, ne de diğer yakınları duyduk. Bununla beraber kendisi gayet cömert idi. Kesesinde kaç kuruş varsa dağıtırdı.”

Mehmed Akif, 1920’de kurulan TBMM’nin kayıt defterinde meslek hanesine “İslâm Şairi” olarak yazılmış bir kişilikti. Söylediği her sözün, hakikatin ta kendisi olmasına azami titizlik gösteren Akif;

“Şudur benim cihanda en beğendiğim meslek
Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek”

mısralarıyla, söylenen sözün edebi inceliklerden yoksun, odun gibi bir söz de olsa, gerçeği yansıtması gerektiğini vurgularken, hayatı boyunca İslâm aleminin içinde çırpındığı sefaleti, miskinliği ve uğradığı felaketleri bütün çıplaklığı ile göz önüne sermeye çalıştı. Mısraları insanların beynini zorlamayı halâ sürdürmekte.

Akif, hakikatları haykırırken, Hakk’ın hatırını yüce ve önde tutmuş ve onu hiçbir şeye, hiçbir bedele değiştirmemişti. Onun ifadelerinden ve felsefesinden rahatsız olanlar, sığ düşünce ve basiretsiz sözlerle hayatında dahi onu hedef almaktan geri kalmamışlardı. Dönemin şairlerinden Tevfik Fikret, buna bir örnektir. Fakat Akif, ‘Asım’ın Nesli’ dediği altın bir nesil yetiştirmeyi hedeflemişken, Fikret’in oğlu Haluk, bir Protestan papazı olmuştu.

Akif, Cemil Meriç’in ifadesiyle “her namuslu insanın yol arkadaşı ve düşünce tarihimizin kilometre taşlarından biri”ydi.

Sezai Karakoç’a göre “Üzerinde çok yazılmış olmasına rağmen, daha Safahat’ı bile derinlemesine ve teferruatlıca incelenmiş değildir. Henüz şiiri bakirdir.. Ama Akif’i inceleyecek nesil gelecektir. Onun sesini öbür seslerden ayıran farkları seçecek, ondaki hayat unsurlarını göz önüne koyacak, onun özlediği medeniyeti kuracak nesil gelecektir.”

Nurettin Topçu ise onun için şöyle der: “Akif’in edebiyat tepesine çektiği sancağın gölgesinde menfaatlerden, hakaretlerden, taassuplardan, zulümlerden doğan kinlere paydos! Milletimize İstiklâl Marşı’nı sunan büyük ruh sahibi, ondan çok daha büyük eser olarak ruhlarımızı istiklâl ile selamete kavuşturacak hakikatin müjdecisidir.”

Evet; Mehmet Akif, dergâhta, mescitte, mecliste, kürsüde, minberde “hamiyet-i milliye” aşılayan bir hatiptir. Yazdığı her mısrayı yaşamış, her anını ruhunda hissetmiş, adeta kelimeleri ilhamla değil, yüreğinden, bileğinden çektiği kanla yazmıştır.

Meşrutiyetten cumhuriyete, acı bir yıkılışın ve sancılı bir kuruluşun canlı şahitlerinden birisi olarak, Cihan Harbi’nin ve emperyalist Batı’nın çirkin yüzünü en açık bir şekilde tasvir eden o olduğu gibi, Milli Mücadele’yi İstiklâl Marşı gibi destanvarî mısralarla en güzel şekilde ifade eden o olmuştur.

Akif’in Kur’an tefsiri

Akif, Safahat ile bize kendi yüzümüzü gösteren, bizi tarihimizle yüzleştiren bir iman ve mücadele adamı ve usta bir şair olduğu kadar, iyi bir mütefekkirdir. Kur’an-ı Kerim’i derin bir tefekkürle ruhuna sindirmiş ve onu hayatımıza ışık tutacak edebi bir üslupla tefsir etmiş bir müfessirdir.

1908 yılında çıkmaya başlayan Sırat-ı Müstakim dergisinde bir tefsir köşesinin yer alması kararlaştırıldığında, bu bölümün yazımını -istekli olmamakla birlikte- Mehmed Akif üstlenir. Derginin amacına uygun bir şekilde münferit ayetlerle veya kısa surelerle ilgili müstakil tefsir yazıları yazan Akif, bu arada tefsire konu olan ayetlerin Türkçe anlamlarını da verir. 1944’de Ömer Rıza Doğrul’un bir araya getirdiği, 1968’de Suat Zühtü Özalp’ın -hiçbir katkıda bulunmaksızın- ikinci kez yayımladığı, 1992’de Doç. Dr. Abdülkerim Abdülkadiroğlu’nun tek tek mehazlarını belirtmek ve önceki iki neşrin eksiklerini tamamlamak suretiyle üçüncü kez neşrine teşebbüs ettiği tefsir yazılarının ana kaynağı, işte bu dergideki yazılardır.

1925 Şubatı’nda, Eskişehir meb’usu Abdullah Azmi Efendi tarafından, Meclis Başkanlığı’na, piyasadaki hatalı meallerden bahisle Kur’an-ı Kerim’in Türkçe meali meselesine devletin el atmasını talep eden 50 imzalı bir önerge sunulur. Müzakereler sonrasında bu önerge kabul edilir. Diyanet İşleri Riyaseti, Kur’an’ın çeviri işiyle Mehmet Akif’i, tefsir kısmının yazımıyla ise Elmalılı Hamdi Yazır’ı görevlendirir. Akif, mealine Mısır’da (1926) başlar ve müsveddeleri oradan gönderir. Fakat sonra projedeki görevinden vazgeçer ve mukaveleyi bir vekili aracılığıyla feshedip, aldığı ücreti yetkililere iade eder. Bunun üzerine Elmalılı, tefsirin yanısıra meal işini de üstlenmek zorunda kalır. Ancak Akif, bu arada çalışmalarını sürdürmüş, hatta bitirmiş ve fakat her defasında mealinin henüz kemale ermediğini söylemekten de geri kalmamıştır.

Savaş Yılları

Akif, Milli Mücadele yıllarında, Anadolu’da cihad ruhunun uyanmasında en büyük moral desteği veren sarıklı mücahidlerdendi. Vaazları ile Anadolu halkını Milli Mücadeleye katılmaya teşvik etti. Onları gayrete getirmek için kasaba kasaba, şehir şehir dolaştı. Kastamonu Nasrullah Camiinde yapmış olduğu bir konuşmasında, Sevr’in ne manaya geldiğini o zamana kadar pek anlayamamış olan Kastamonu halkının dehşetle açılan gözleri karşısında, ne kadar vahim bir vaziyet içinde bulunduğumuzu uzun uzun anlattı ve davudî sesiyle şöyle devam etti:

“Milletler topla, tüfekle, zırhlı ile, ordularla, tayyarelerle yıkılmaz. Milletler ancak aralarındaki rabıtalar çözülerek, herkes kendi başının derdine, kendi havasına, kendi menfaatine, kendi menfaatini temin kaygusuna düştüğü zaman yıkılır.”

“Bizi mahvetmek için tertip edilen muahede-i sulhiye paçavrasını mücahitlerimiz şark tarafında yırtmaya başladılar. Şimdi beri taraftaki dindaşlarımıza düşen vazife, Anadolu’muzun diğer cihetlerindeki düşmanları denize dökerek, o murdar paçavrayı büsbütün parçalamaktır. Zira o parçalanmadıkça İslâm için bu diyarda bekâ imkanı yoktur.”

“Ey cemaat-i müslimin! Düşmanlarımızın bu gün bizden istedikleri ne filan vilayet, ne filan sancaktır; doğrudan doğruya başımızdır, boynumuzdur, hayatımızdır, devletimizdir.”

“Ey cemaat-i müslimîn! Ağyar eline geçen müslüman yurtlarının hali, bizim için en müessir bir levha-i ibrettir. İslâm’ın son mültecası olan bu güzel toprakları düşman istilası altında bırakmayalım. Ye’si, meskeneti, ihtirası, tefrikayı büsbütün atarak, azme, mücahedeye, vahdete sarılalım. Cenab-ı Kibriya, hak yolunda mücahede için meydana atılan azim ve iman sahipleriyle beraberdir.”

Balkan savaşı yıllarında verdiği bir vaazda:
“Ey iman edenler, başkalarının hesabını sizden sormazlar; siz kendinize bakınız” (Maide/50) ayetinin ışığında şunları söyler: “Müslümanlar pek iyi bilmelidirler ki, bizi dört taraftan çeviren felakette her ferdin, evet, bilâ istisna her ferdin, bir mes’uliyeti vardır. Eğer herkes gerek kendi nefsine, gerek Hâlikına, gerek dindaşlarına, vatandaşlarına karşı ifâ ile mükellef bulunduğu vazifeleri ihmal etmiş olmasaydı, bu musibetler, bu belalar, kabil değil başımıza gelmeyecekti.

Başkalarını eleştirmekle kimse vicdanı huzurunda mes’ul olmaktan, mahkum olmaktan kurtulmaz. Biz dört sene evvele gelinceye kadar geçen zamanı susup oturmakla; şu dört seneyi de oturup, konuşup durmakla heder ettik. Hiçbir iş yapmadan yalnız çenesi işleyen bir millet, elbette yaşayamaz.”

İstiklâ Marşı şairimizin o gün söyledikleri bu gün içinde geçerliliğini korumuyor mu?

Muzaffer Taşyürek, Semerkand, Aralık, 1999


Bu yazı 707 kere okunmuştur.


Sosyal medya:



Bu yazıya yorum yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir