rss: yazılar

yönetici

Makam Mevki Hırsı

1 yorum
Makam Mevki Hırsı

Dünyanın geçici makamlarını elde etmek için mi koşturup duruyoruz, yoksa Kur’an’da (Sâffât, 60) “fevz’ül-azîm” denilen “en büyük kazanç” için mi?

Bu dünyadaki kurtuluşu mu istiyoruz, ahiretteki kurtuluşu mu?

Eğer ahireti, Allah’ın mükafatını, ebedî mutluluğu talep ediyorsak, ki öyle olması gerekir, o zaman ancak “nefsinin hırs ve tamahkârlığından korunabilmiş kimselerin felaha erecekleri” (Haşr, 9) gerçeğini unutmamak gerekiyor.

Büyüklerimiz der ki; “Hac farizasını yerine getirirken Mina’da zahiren cemeratta atılan taşların asıl hedefi, içimizdeki şeytan olmalıdır.” Çünkü “şeytan, kanın damarlarda dolaştığı gibi dolaşır durur insanın içinde”. Onun böyle rahatça cirit atmasına izin verilirse eğer, nefsin bütün kötülüklerini, bütün zaaflarını toplar, kalbe doldurur. Artık kalp, kalp olmaktan çıkmış; vücut ikliminin başkenti şeytanın eline geçmiştir.

Şeytanın istilasına uğrayan bir kalpte kibir vardır, haset vardır, öfke vardır, riya vardır, ucb (gurur) vardır, hubb-ı câh (makam sevgisi) vardır, hubb-ı dünya (mal ve dünyalık sevgisi) vardır. Bu yedi kötü huyla yedi başlı korkunç bir ejderha gibi kalpte hüküm sürer şeytan.

Mina’da şeytan taşlanırken her seferinde yedi tane taş atılması bundandır.

Hubb-ı câh nedir?

Hubb-ı câh, şeytanın kalbe bulaştırdığı bu yedi hastalığın en masum görüneni, en sinsi ve hızlı büyüyeni, bu nedenle de galiba en tehlikelisi. Kabaca “makam sevgisi” diye çevrilen hubb-ı câh’taki “câh”, aslında “dünyevî menfaat, üstünlük ve itibar, insanların teveccühüne mahzar olmayı sağlayan şey” demektir. Böyle bir itibar genellikle idari, siyasi, ilmi bakımdan yüksek bir mevkide bulunmakla kazanıldığından, câh, zamanla “mevki, makam, rütbe” anlamına kullanılır olmuştur. Nitekim bazı kaynaklarda hubb-ı câh yerine, “yönetme, baş olma, liderlik tutkusu” anlamına gelen “hubb-ı riyâset” tabiri tercih edilir.

Bu tabirlerdeki “hubb” kelimesiyle de “bir şeye ölçüyü kaçıracak tarzda ihtirasla yönelme”nin kastedildiğini söyleyip hubb-ı câh’ı şöyle tanımlayalım:

Sırf insanlar nazarında itibar kazanmak, uhrevî olmayan menfaatler elde etmek için bir mevki ya da makama gelmeyi istemek, bunun için her yolu mübah görmek.

Hubb-ı câh, “zühd” dediğimiz, “insanı Allah Tealâ ile meşgul olmaktan alıkoyan her şeyi terk etme hal ve kararlılığı”nın tam tersi bir tutum kısaca. Hem fert hem toplum için büyük tehlike. Fakat insanları hayatın bir mücadele olduğuna inandırıp “dünyadan ne koparırsam o kârdır” düşüncesiyle birbirine rakip kabul ettiren modern anlayış, bu hastalığı bırakın bir tehlike saymayı, meziyet gibi gösteriyor.

Bir kalp illeti

Hz. Peygamber s.a.v., iki kişi bile olsak, birimizin yönetme sorumluluğunu üstlenmesini tavsiye etmiştir. Küçük büyük bütün toplumlar bir yönetilen-yöneten, ast-üst hiyerarşisine dayanmak durumundadır. Toplumsal yapılanmada görev, yetki ve sorumlulukların zorunlu kıldığı farklı mevkiler vardır.

Kaçınılmaz olarak birileri bu mevki ve makamlarda görev yapacaktır. “Bu birileri niçin ben olmayayım..” diye düşünebilir insan. Kendini bir makama daha layık görebilir, diğer insanlardan daha iyi hizmet vereceğini zannedebilir.

Fakat makam taleplerinin arkasında kendini başkalarından üstün görme, bencillik, takdir edilme duygularının yahut çıkar sağlama, şöhret ve daha rahat yaşama niyetinin olması da mümkündür. Hatta kişi bu süflî duygu ve hesapların farkında bile değildir çoğu zaman.

İşte bu yüzdendir ki hubb-ı câh denilen kalp illeti ince bir meseledir. Fıtrî bir duyguyu, mükemmelleşme arzusunu istismar eder. Masum görünür ama çok tehlikelidir. Diğer manevi kalp hastalıklarının artmasına sebep olacak bir potansiyeli vardır çünkü.

“Edhemliğe” Talip Olmak

Kasas suresinin 79 ile 80. ayetlerinde, serveti, mevki ve imkânları dolayısıyla kendisine imrenilen Karun, ihtişam içinde kavminin karşısına çıktığında, onu gören insanların iki farklı tutumu aktarılır. Bir kısmı “Keşke Karun’a verilenlerin benzeri bizim de olsaydı” diye iç geçirir. Bunlar “dünya hayatını arzulayanlar”dır. “Kendilerine ilim verilenler” ise “Allah’ın mükafatını daha üstün” tutanlardır. Bu mükafatı dünyalığa yani Karun’un konumunda olmaya tercih ettiklerini “imanlarını koruyup salih ameller işlemek” suretiyle ortaya koyanlardır.

Esas mesele budur. Dünyanın geçici makamlarını elde etmek için mi koşturup duruyoruz, yoksa Kur’an’da (Sâffât, 60) “fevz’ül-azîm” denilen “en büyük kazanç” için mi? Bu dünyadaki kurtuluşu mu istiyoruz, ahiretteki kurtuluşu mu? Eğer ahireti, Allah’ın mükafatını, ebedî mutluluğu talep ediyorsak, ki öyle olması gerekir, o zaman ancak “nefsinin şuhhundan (hırs ve tamahkârlığından) korunabilmiş kimselerin felaha erecekleri” (Haşr, 9) gerçeğini unutmamak gerekiyor.

Kaldı ki Allah’tan ve O’nun rızasından gayrısına rağbet, rağbet edilen şey ne kadar büyük ve yüksek görünürse görünsün insan için tenezzüldür. Mümin, “maksudum Allah, talebim O’nun rızasıdır” diye diye ulaşılan takvanın en üstün makam olduğunun farkındadır. Allah indinde firavunların, karunların, kisraların değil, İbrahim Edhemlerin makamının yüksek olduğunu bilir; taca tahta meyletmez.

Peşin olanı sevmek

Olması gereken budur ama olan genellikle Kıyamet suresinin 20 ve 21. ayetlerinde ifade buyurulduğu gibidir maalesef. “(Ey insanlar!) Gerçek şu ki siz peşin olanı (hazırda bulunanı, çarçabuk geçecek dünya hayatını ve nimetlerini) seviyorsunuz da ahireti bırakıyorsunuz”.

Dünya sevgisi, hırs, riyaset tutkusu, insanı dünyevî makamlara yükseltirken, çoğu zaman sahip olduğu en yüksek makamdan, “yaradılmışların en şereflisi” mevkiinden indiriyor oysa. Allah’ın yeryüzündeki halifeliğinden alıyor, nefsinin ve şeytanın oyuncağı haline getiriyor onu. Meşhur hikâyede anlatıldığı gibi mevki, makam, rütbe sahibi oluyor belki ama “adam” olamıyor ya da âdemiyetini kaybediyor.

Çünkü insan bir makama sahip olmak için, sahip olduğu mevkiini korumak için yahut daha yukarılara çıkmak için türlü ayak oyunları yapabiliyor, yalan söyleyebiliyor, olduğundan farklı görünmeye çalışabiliyor. Artan meşguliyeti, kulluk vazifelerini ihmale hatta büsbütün terk etmeye sebep olabiliyor. Yakalandığı şöhret afeti benliğini kabartıyor. Övülmekten hoşlandıkça feraset ve basiretini kaybediyor; hak ve bâtılı seçemez, günahlarını göremez hale geliyor.
Hele bir de bulunduğu makamın gerektirdiği niteliklerden yoksunsa, böylece zulmettiği insanların âhını almakla kalmıyor, sonunda mutlaka rezil rüsva olup ayrılıyor. Yetmiyor, o makamı bıraktıktan sonra da iyi hatırlanmıyor, hakaretlerle anılıyor.

Devam edecek…

Ali YURTGEZEN – Semerkand Dergisi , Nisan 2009.


Bu yazı 2.613 kere okunmuştur.


Sosyal medya:



  1. Ne diyebilirim ki; Allah (c.c) sizlerden razı olsun, bizleri aydınlatmaya devam edin.

Bu yazıya yorum yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir