<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kalp Ehli</title>
	<atom:link href="http://www.kalpehli.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.kalpehli.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 17 May 2012 11:28:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>En Tehlikeli Bid’at, İslam Dışı Hayattır</title>
		<link>http://www.kalpehli.com/en-tehlikeli-bidat-islam-disi-hayattir/</link>
		<comments>http://www.kalpehli.com/en-tehlikeli-bidat-islam-disi-hayattir/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 May 2012 11:28:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ayın Sohbeti (Mübarek EROL)]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kalpehli.com/?p=896</guid>
		<description><![CDATA[Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz beka yurduna göçmeden birkaç ay önce, bir cuma günü Cenab-ı Mevlâ şöyle ferman buyuruyordu: “Bugün dininizi kemâl e erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçtim.” (Maide, 3) Bu ayet-i celilenin ifade buyurduğu üzere Din-i Mübin-i İslâm kemâle ermiş, müminler için nimet tamamlanmış ve hayat tarzı olarak da İslâm [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz beka yurduna göçmeden birkaç ay önce, bir cuma günü Cenab-ı Mevlâ şöyle ferman buyuruyordu: “Bugün dininizi kemâl e erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçtim.” (Maide, 3)</p>
<p>Bu ayet-i celilenin ifade buyurduğu üzere Din-i Mübin-i İslâm kemâle ermiş, müminler için nimet tamamlanmış ve hayat tarzı olarak da İslâm seçilmiştir.</p>
<p>Bu durumda her kim Allah’ın kâmil nizamı ve ebedi dini olan İslâm’dan başka yol ararsa, muhakkak ki doğru yoldan ayrı düşer, hüsrana uğrar. Alemlerin Rabbi’nin beyanı ile, insanlık için artık İslâm’dan başka huzur ve mutluluk kaynağı bir hayat tarzı ve doğru bir yol yoktur. Onun dışında hepsi batıl ve çıkmazdır. Esasen insanlığın bunca tecrübesi de bu durumu isbat ve teyit eder.</p>
<p>Cenab-ı Hak ayet-i celilede şöyle buyuruyor: “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki bu din asla kendisinden kabul olunmayacak ve o ahirette ziyana uğrayanlardan olacaktır.” (Âli İmran, 85)</p>
<p>Evet, insanlığı diriltecek, hayat verecek, hastalıklarından şifaya erdirecek nefes, ancak İslâm’ın nefesidir. Dış görünüşü ne olursa olsun, İslâm’dan uzak yaşayan toplumlardaki insanın yürekler acısı durumu, her iman ve vicdan sahibi için bir ızdırap kaynağıdır. Zira Allah’ın vaadi haktır ve kesindir. Onların tuttukları yollar, ne insanlığa ve dünyaya huzur verebildi, ne de kendileri için kurtuluş sebebi olabilecek. O toplumlardaki insaf sahipleri de artık bu hakikati kabul ve itiraf ediyorlar.</p>
<p>Esasen dünyada ve ahirette kurtuluş, saadet arayanlar, Allah’ın Kitabı’na ve Fahr-i Alem s.a.v.’in sünnetine sarılmalıdır. Bunun dışında kurtuluş ve mutluluk arayanlar yollarını şaşırmışlardır; tevbe edip yüzlerini Hakk’a döndürmedikçe onlar için kurtuluş yoktur.</p>
<p>Diğer taraftan, Allah’ın insanlık için seçtiği yegane hayat nizamı olan İslâm’ı hayattan kovmak ne büyük bir yanlışsa, bizzat Yüce Allah’ın tamamlayıp kemale erdirdirdiği bu tertemiz dini ilave ve eksiltmelerle bulandırmak da aynı derecede yanlış ve batıldır.</p>
<p>Tek mükemmel hayat nizamı olan İslâm’ın bütün hükümlerinin çıkarıldığı iki kaynak ve dayanak vardır: Birincisi Allah’ın Kitabı Kur’an-ı Azimüşşan, ikincisi de Habib-i Edib s.a.v.’in sünnet-i seniyyesidir. Ehl-i Sünnet dairedeki icma ve kıyas gibi diğer bütün ictihad yolları mutlaka bu iki kaynağa dayanır. Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün sünneti dışında başka herhangi bir kaynak aramak ise ancak cehalettir.</p>
<p>Habib-i Kibriya s.a.v. Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde buyururlar ki:</p>
<p>“Sözün hayırlısı Allah’ın Kitabı Kur’andır. Yolların en hayırlısı O’nun Rasulü’nün yoludur. İşlerin en kötüsü ise, dinde olmadığı halde sonradan ortaya çıkarılıp, dinden imiş gibi gösterilmeye çalışılan şeylerdir. Dinde olmadığı halde dine sokulmak istenen her bid’at sapıklıktır.” (ibn-i Mace)</p>
<p>Bid’at mana itibarıyla, dinde olduğu halde çıkarılıp atılan veya dinde olmadığı halde ihdas edilen her türlü unsurun adıdır ve her ikisi de yanlıştır, reddedilmiştir.</p>
<p>Kitab-ı Mübinimiz’in ve Sünnet-i Seniyye ‘nin onaylamadığı;dinimizin hedef ve gayesine aykırı her türlü itikat,amel ve örf-adet haline getirilen her şey bu kapsamdadır ki,bunlar da reddedilmiştir. Alimlerimiz bunları “bid’at-ı seyyie” olarak tasnif ederler.</p>
<p>Kitab-ı Mübinimiz’in ve Sünnet-i Seniyye’nin tasdikini alabilen; dinimizin hedef ve gayesine aykırı olmayan yenilikler ise “bid’at-ı hasene” olarak değerlendirilir.</p>
<p>Buna göre her kim İslâm’da olmayan bir şeye dinin bir unsuru gibi itibar eder veya İslâm’ın hükümlerine aykırı bir şeyi işlerse, şüphesiz o da Allah indinde reddolunmuştur. Yani batıldır ve itibar edilmeyecektir.</p>
<p>Tekrar hatırlatalım: Dinimiz İslâm, Cenab-ı Hakk’ın kemale erdirdiğini ilan ederek ortaya koyduğu ve Peygamberimiz s.a.v. vasıtasıyla tebliğ ettiği en son dindir, en mükemmel hayat nizamıdır. Hiç kimse onda ne artırma, ne de eksiltme yapabilir. Dinde olmayan hususların dine sokulmasına vesile olan kişilere, İslâm’ın lisanıyla bid’atçı denir.</p>
<p>Habib-i Edip s.a.v. bu gibi bid’atçılara, günümüz tabiriyle reformculara, bundan bindörtyüz küsür yıl önce Allah’ın meleklerin ve bütün insanların lanetini yağdırmıştır.</p>
<p>O şöyle buyurur: “Allahu Tealâ (dine ekleme yapan veya eksilten) bid’at sahibinin ne orucunu, ne namazını, ne sadakasını, ne de haccını kabul eder. Umresini, cihadını, farzını ve nafilesini de kabul etmez. O kimse hamurdan kılın çıktığı gibi İslâm’dan çıkar.” (İbn-i Mace)</p>
<p>Allah’ın Habibi s.a.v.’in dava arkadaşları Ashab-ı Kiram ‘ın, imanın muhafazası ve kalbin salâhı için üzerinde hassasiyetle durdukları meselelerin başında bid’at ve nifaktan kaçınma gelir.</p>
<p>Sahabe-i Kiram ve onları takip eden Tabiûn nesli, imanla birlikte bir müminde yaşayabilen bid’at ve nifakı büyük bir titizlikle tarif etmiş ve açıklamışlardır. Kendileri de yırtıcı bir hayvandan kaçar gibi bunlardan kaçmışlar, uzak durmuşlardır. Çünkü müminin en büyük korkusu son nefeste su-i hatime (kötü akibet)dir. Ashab-ı Kiram ve Tabiûn, su-i hatimenin hayatımızdaki sebeplerinin başında bid’at ve nifak ile her türlü kibir, gurur ve kendi nefsini beğenme hastalıkları olduğunu tesbit etmişlerdir.</p>
<p>Maneviyatı böylesine kemirip perişan eden ve kişinin şaki olmasına sebep olan bu marazî haller, Allah’ın Kitabı’nda ve Sünnet-i Rasül’de şiddetle reddedilmiş, müminler uyarılmıştır.</p>
<p>Bugün ızdıraplarımızın en önemli sebeplerinden biri, dünyada huzurumuzu, ahirette de ebedi saadetimizi temin edecek hakiki hayat nizamımızın bazı unsurlarını hayatımızdan eksilterek, onda olmayan bazı unsurları da dahilmiş gibi görerek hareket etmektir. Dolayısıyla gafil kalpler ve şuursuz tavırlarla birçok manevi hastalıklara maruz kalınmıştır.</p>
<p>Çareye gelince, ilk tedbir manevi hasalıkları tedavi edecek kalp tabibi kâmil rehberleri arayıp bulmak ve onların tavsiye ettikleri manevi reçeteyi tatbike koyulmaktır. İşte bu kâmil rehberlerin manevi terbiyesi ve örnekliği ile saf ve berrak dinimizi anlamak ve yaşamak daha kolay olabilir.</p>
<p>Allah ‘ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.</p>
<p><strong>Mübarek EROL &#8211; Semerkand Dergisi , Ocak 2002.</strong></p>
Etiket yok.]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kalpehli.com/en-tehlikeli-bidat-islam-disi-hayattir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cahil Sofilik Olur mu?</title>
		<link>http://www.kalpehli.com/cahil-sofilik-olur-mu/</link>
		<comments>http://www.kalpehli.com/cahil-sofilik-olur-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 May 2012 09:42:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kalpehli.com/?p=891</guid>
		<description><![CDATA[Allah ve Rasulü’nün bildirdiği gibi İslâm’ı yaşamadan tasavvufî bir hayattan söz edilemez. Bunun için ehl-i tasavvuf olan kişilerin, mürşidin manevi terbiyesi altında seyr-i süluklarını tamamlarken dinin emir ve yasaklarına ve Rasulullah s.a.v.’in sünnet-i seniyyesine uymaları gerekir. Mürit, yani isteyen, talep eden kişi, Allah’ın hükümlerine sarılıp O’nun yolunda ilerlemeyi talep eden kişidir. İslâm’ı, Rasullullah s.a.v.’in bildirdiklerini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Allah ve Rasulü’nün bildirdiği gibi İslâm’ı yaşamadan tasavvufî bir hayattan söz edilemez. Bunun için ehl-i tasavvuf olan kişilerin, mürşidin manevi terbiyesi altında seyr-i süluklarını tamamlarken dinin emir ve yasaklarına ve Rasulullah s.a.v.’in sünnet-i seniyyesine uymaları gerekir.</p>
<p>Mürit, yani isteyen, talep eden kişi, Allah’ın hükümlerine sarılıp O’nun yolunda ilerlemeyi talep eden kişidir. İslâm’ı, Rasullullah s.a.v.’in bildirdiklerini bilmeden, Allah’ın hükümlerine teslim olmadan, ibadet ve taati ciddiye almadan mürit olunmaz. Yolunda olunanın yolunda ilerlemeyi istemeden, O’nu istemesi samimi olmaz. Bir mürit, mürşit eli tuttuktan sonra hemen dinini öğrenmesi, eksiklerini tamamlaması gerekir.</p>
<p>Şam’da doğup yine orada vefat etmiş olan fıkıh alimlerinin büyüklerinden İbn Abidin hazretleri, zahir ilim eğitimini tamamladıktan sonra tasavvufta da eğitimini tamamlamıştır. Büyük bir ilme sahip olarak Mevlâna Halid hazretlerinin halifesi olmuştur.</p>
<p>İbn Abidin hazretleri, kadın olsun erkek olsun, her müslümanın dinini muhakkak öğrenmesi gerektiğini buyurmuştur. Bir mümin hangi işi yapacak, hangi ibadeti ifa edecekse onunla ilgili bilgiyi öğrenmesi farzdır.</p>
<p>Şu halde ilk işimiz, dinimizi öğrenmek için sıkı bir gayret içerisine girmektir. “Her kime hikmet verildiyse ona pek çok hayır verilmiş demektir.” (Bakara, 269) ayetindeki hikmet kelimesini tefsir alimleri fıkıh ilmi olarak tefsir etmişlerdir. Bunun içindir ki ilimlerin en hayırlısı fıkıh ilmidir. Fıkıh ilmi ibadet, taat, alışveriş, insanlar arası münasebetler, miras gibi hususları içine alır.</p>
<p>Allah’tan korkan, takva sahibi bir fıkıh alimi, durmaksızın ibadet eden zahitten üstündür. Tasavvufta adı geçen riya, ucub, ihlâs gibi meselelerin fıkıh ilminde de hükmü bulunduğundan, bunların hükümlerini bilmek de farzdır.</p>
<p>İbn Abidin hazretleri bir eserinde şöyle buyurmaktadır: “İhlâsı elde etmek için kalp bilgilerini öğrenmek de farzdır. Tasavvufî hayat, ahlâk-i hamide (övülmüş, güzel ahlâk) olarak ihlâsı, samimiyeti, dürüst, mert olmayı, niyetin her türlü kötü fikirden arındırılıp doğru olmasını emreder. Tam bir muhabbet ve marifeti istediği gibi, düşük, kötü ahlâk olan harama yönelmeyi, ucubu, hasedi ve riyayı yasaklar.”</p>
<p>Hangi meselenin haram, hangisinin helal olduğu ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerle bellidir. Niyet, ihlâs, marifet, iman-ı kâmil, muhabbet gibi hususlar emredilmiştir. Gösteriş, kendini beğenmek, başkasının elinde olanı kıskanmak, haset etmek, cimrilik gibi hususlar yasaklanmıştır.</p>
<p>Emredilmiş veya yasaklanmış olan bu hususların bilinmesi de farzdır. Çünkü bir kişi ibadetinde, bilhassa Allah rızası için yaptığı bütün işlerde riyakârlık yapar, göstere göstere yapıp insanların takdiri peşine düşerse ya da kendini ibadeti bol iyi kullardan görüp başkalarını küçümserse yaptığı amelin sevabından mahrum olur.</p>
<p>Böyle bir hataya düşmemesi için ucub ve kibiri, yani kendini beğenme ve büyüklenmenin ne olduğunu, Allah ve Rasulü’nün bu konuda bizden ne istediğini bilmesi gerekir.</p>
<p>İnsan, Allah’ın kuludur, Allah’ın rızası için yaşar. Bu yüzden doğru niyetli, ihlâslı ve yapacağı ameller için bilgili olmak zorundadır.</p>
<p>Mümin alışverişi, nikâh ve talâkı da bilmelidir. Evlilik kurumunun sağlıklı bir şekilde devam etmesi için nikâha, boşanmaya dair meseleler öğrenilmelidir.</p>
<p>İbn Abidin hazretleri, cahil kimselerin iman dairesinden çıkartacak kelimeleri, hatalı sözleri sık kullanmalarının muhtemel olmasından dolayı, imanın her gün yenilenmesinin, nikâhın da ayda bir iki kez iki şahit huzurunda tazelenmesinin icap ettiğini söylemiştir.</p>
<p><strong>Mehmet ILDIRAR &#8211; Semerkand Dergisi , Şubat 2010.</strong></p>
Etiket yok.]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kalpehli.com/cahil-sofilik-olur-mu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Beni Bırakın Onu Isıtın</title>
		<link>http://www.kalpehli.com/beni-birakin-onu-isitin/</link>
		<comments>http://www.kalpehli.com/beni-birakin-onu-isitin/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 May 2012 13:37:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Menkıbeler]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kalpehli.com/?p=883</guid>
		<description><![CDATA[Hâce Ubeydullah buyurdu ki: “Mevlânâ Nizâmeddin hazretleri Taşkent’te bizim misafirimiz iken, bir adam yanıma gelerek, ‘Mevlânâ Nizâmeddin hazretleri hastalandı’ diye haber verdi. Bunun üzerine aceleyle yanına gittim. Kaldığı yerde ateş yakmışlardı. Bununla kalmayıp üzerine birkaç kaftan giydirmişlerdi; onu ısıtmaya çalışıyorlardı. Birkaç kişi onu sıkıca tutuyordu. Çünkü o, sıtma titremesine benzer bir şekilde titriyordu. Öyle şiddetli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hâce Ubeydullah buyurdu ki:</p>
<p>“Mevlânâ Nizâmeddin hazretleri Taşkent’te bizim misafirimiz iken, bir adam yanıma gelerek, ‘Mevlânâ Nizâmeddin hazretleri hastalandı’ diye haber verdi. Bunun üzerine aceleyle yanına gittim. Kaldığı yerde ateş yakmışlardı. Bununla kalmayıp üzerine birkaç kaftan giydirmişlerdi; onu ısıtmaya çalışıyorlardı. Birkaç kişi onu sıkıca tutuyordu. Çünkü o, sıtma titremesine benzer bir şekilde titriyordu. Öyle şiddetli titriyordu ki dişleri birbirine çarpıyordu. Titremenin duracağı yoktu. Onun bu halini görünce çok üzüldüm ve endişeye kapıldım. </p>
<p>Bir müddet sonra Mevlânâ hazretleriyle sıkı irtibatı olan ve değirmene un öğütmeye giden biri, sırılsıklam ıslanmış bir kaftan içinde titreyerek içeri girdi. Meğer o adam, o soğuk günde değirmenin su kanalına düşmüş ve çok üşümüş! </p>
<p>Mevlânâ Nizâmeddin hazretleri onu görür görmez feryat içinde, ‘Beni bırakın, onu ısıtın! Çünkü benim çektiğim elem onun acısıdır, bana sirayet etmiştir’ diye emir verdi. </p>
<p>Hemen dervişin ıslak kaftanı çıkarılıp yenisi giydirildi. Derviş ısınınca Mevlânâ Nizâmeddin Hâmûş hazretlerinin de titremesi geçti. Ardından rahatladı ve sohbet etmeye başladı.” *</p>
<p>__________<br />
* Mevlânâ Ali b. Hüseyin es-Safî, Reşâhât, 220.</p>
Etiket yok.]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kalpehli.com/beni-birakin-onu-isitin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üç Ayların Fazileti ve Regaib Kandili</title>
		<link>http://www.kalpehli.com/uc-aylarin-fazileti-ve-regaib-kandili/</link>
		<comments>http://www.kalpehli.com/uc-aylarin-fazileti-ve-regaib-kandili/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 May 2012 17:31:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haftanın Sohbeti]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kalpehli.com/?p=880</guid>
		<description><![CDATA[Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)&#8217;in mübarek dualarıyla şereflenmiş olan Recep, Şaban ve Ramazan ayları, İslâm ümmetinin bir nebze olsun kendini bulduğu, manevi inşanın daha bir ivme kazandığı mümtaz vakitlerdir. Zira bu aylarda coşan ilâhi rahmet ve feyz deryası, müminlerin gönüllerini huzur ve sükûna gark eder. Yediden yetmişe bütün müslümanları kuşatan, kucaklayan ruhanî hava bütün toplumu arındırır, adeta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)&#8217;in mübarek dualarıyla şereflenmiş olan Recep, Şaban ve Ramazan ayları, İslâm ümmetinin bir nebze olsun kendini bulduğu, manevi inşanın daha bir ivme kazandığı mümtaz vakitlerdir. Zira bu aylarda coşan ilâhi rahmet ve feyz deryası, müminlerin gönüllerini huzur ve sükûna gark eder. Yediden yetmişe bütün müslümanları kuşatan, kucaklayan ruhanî hava bütün toplumu arındırır, adeta bütün sene boyunca biriken kiri üzerinden silkeler, temizler.</p>
<p>Ayrıca bu aylarda yapılan ibadet ve taat apayrı bir lezzet verir ruh dünyamıza. Şerefelerden yankılanan ezanlardan evimizde pişen yemeğe kadar, her şey daha bir farklıdır sanki.</p>
<p>Efendimiz (s.a.v.)&#8217;in şu ifadeleri, bu aylara verilen önemi bakın nasıl ortaya koyuyor:</p>
<p>“Recep Allah&#8217;ın ayıdır, Şaban benim ayımdır, Ramazan da ümmetimin ayıdır.”</p>
Etiket yok.]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kalpehli.com/uc-aylarin-fazileti-ve-regaib-kandili/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Duyarsızlaşıyor muyuz?</title>
		<link>http://www.kalpehli.com/duyarsizlasiyor-muyuz/</link>
		<comments>http://www.kalpehli.com/duyarsizlasiyor-muyuz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 May 2012 12:53:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kürşad Salih Yaman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kalpehli.com/?p=877</guid>
		<description><![CDATA[Duyarsızlaşmış bir insan ve toplum işitir ama duymaz. Bakar ama görmez. Düşünür ama anlamaz. Kalbi çarpar ama vicdanı sızlamaz. İnsan iki türlü ölür. Ya bildiğimiz şekilde bu dünyadan ayrılma biçiminde ya da olaylar karşısındaki hassasiyetini yitirerek. İkincisinde beden her ne kadar hayat devam ediyor olsa da his ve vicdan etkinliğini yitirmiştir. Böyle hassasiyetini yitirmiş birinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Duyarsızlaşmış bir insan ve toplum işitir ama duymaz. Bakar ama görmez. Düşünür ama anlamaz. Kalbi çarpar ama vicdanı sızlamaz.</p>
<p>İnsan iki türlü ölür. Ya bildiğimiz şekilde bu dünyadan ayrılma biçiminde ya da olaylar karşısındaki hassasiyetini yitirerek. İkincisinde beden her ne kadar hayat devam ediyor olsa da his ve vicdan etkinliğini yitirmiştir. Böyle hassasiyetini yitirmiş birinin etrafında olan bitenlere tepki vermesini, tavır koymasını beklemek, devenin iğne deliğinden geçmesini beklemekten farksızdır.</p>
<p>Burada hemen sözünü ettiğimiz hassasiyetle her canlıda türlü şekilde var olan doğal refleksleri ayıralım. Hastalığın acı vermesi, acının göz yaşartması, susayınca su içmek… bunlar reflekstir. İnsan bahis mevzu olunca, bu türden basit reflekslere bir de şakanın gülümsetmesi, müjdenin sevindirmesi gibi psikolojik olanları da ilave edelim. Tüm bunlar insanın hissettiğini yani hayatta olduğunu, biyolojik varlığın devam ettiğini gösterir. Böyle biyolojik ve psikolojik refleksler olmasaydı ne avı elinden alınmış vahşi hayvanın öfkesinden söz edebilirdik ne de annenin şefkatinden. His bütün mahlukat için önemlidir, insan için daha da önemlidir. Hislerin tam ve kararında olması, biyolojik ve psikolojik bakımdan sağlıklı olma haline işaret eder.</p>
<p><strong>His ve hassasiyet aynı şey mi?</strong></p>
<p>Peki, hisseden her insan hassasiyet sahibi sayılır mı? Ne yazık ki bu soruya “hayır” cevabı vermek durumundayız. Çünkü hissetmek başka, hassasiyet sahibi olmak başkadır. Hassasiyet sahibi olmaya duyarlı olmak da denilir. Her insan duyabilir, ama duyarlı olamaz. Duyarlı insan, etrafında olan bitene kayıtsız kalmayan, hadiseler karşısında tavrını koyabilen, gaye ve ilke sahibi kimse demektir. Ve bu hal insan olmanın, hele de müslüman olmanın en temel gereklerinden biridir.</p>
<p>Duyarsız insan ise iç aleminde inşa ettiği küçücük dünyasında ağaç kabuğuna tutunmuş mantar gibi yaşayan, basit zevklerin dışında dünyaya kapılarını kapatmış, dünya yansa bir kalbur samanı yanmayan kişilerdir. İlkesiz ve gayesizdirler. Bencillik ve adalet duygusundan yoksunluk, ayırt edici özellikleridir.</p>
<p>Hassasiyet sahibi bir insanı şaşırtacak, derinden etkileyecek nice ibretlik olay, duyarsız kimseyi sinek vızıltısı kadar dahi etkilemez. Onun sırtı pek, karnı toksa gerisi hikâyedir. Hele bir de kendince maddi ya da manevi bir tatmin bulmuşsa daha ne olsun!</p>
<p>İşte bu şekilde etrafta olan biten haksızlığa, zulme, liyakatsızlığa, maddi manevi trajedilere duyarsız biri, herkes açısından bir ziyandır. Çünkü bu tavırlarıyla hassasiyet sahibi insanlara sinir krizleri geçirttikleri gibi, başkalarını da kötü etkilerler. Duyarsızlık salgın hastalık gibidir, hızla yayılır. Bir noktaya geldikten sonra da içine girdiği toplumu son ferdine varıncaya kadar etkilemeden bırakmaz.</p>
<p>Duyarsızlaşmış bir insan ve toplum işitir ama duymaz. Bakar ama görmez. Düşünür ama anlamaz. Kalbi çarpar ama vicdanı sızlamaz. Belki Kur’an-ı Kerim’de sözü edilen “bel hüm edal” (hatta daha şaşkındırlar) ayetinin bir muhatabı da bunlardır. Eğer öyleyse kendileriyle hayvanlar arasındaki çizgi kaldırılmış, hatta hayvandan daha aşağı bir yere itilmiştir.</p>
<p><strong>Biz ne kadar duyarlıyız?</strong></p>
<p>Ne yazık ki kabul ve itiraf etmek zorundayız: Bireyler ve toplum olarak duyarlılığımızı önemli ölçüde yitirmiş durumdayız.</p>
<p>O hale geldik ki gözlerimizin önünde cereyan eden hadiselere, ne kardeşlik, ne akrabalık, ne komşuluk, ne de dindaşlık hatırına el uzatmıyoruz. Sanki vicdanlarımıza narkoz verilmiş, duygularımıza neşter çekilmiş de birbirimizi fark edemez olmuşuz.</p>
<p>Apartman komşumuzun evine ateş düşse, yanıbaşımızda bir kendini bilmez ırza namusa tasallut etse bırakın müdahale etmeyi, dönüp bakma gereği bile duymuyoruz. Haber bültenlerindeki müslüman kıyımı, açlık, şiddet, cinayet haberlerini stand-up seyreder gibi seyredebiliyor, onurumuz ayaklar altına alınırken gülebiliyor, dinî ve örfî değerlerimizi yaşama ve yaşatma noktasında son derece kayıtsız kalabiliyoruz.</p>
<p><strong>Müslüman duyarsız olabilir mi?</strong></p>
<p>Belki bu halin başka toplumlarda görülmesine bir anlam verilebilir. Peki ya müslüman toplumun duyarsızlaşmasına ne demeli? Hamiyyet-i diniyye ya da gayret-i diniyye sadece eski sözlüklerde kaybolup gitmiş birer kelime midir?</p>
<p>“Komşusu aç iken kendisi tok yatan bizden değildir.” (Buharî) diyen, “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim) diye emreden bir dinle duyarsızlığı bir arada zikretmek mümkün mü?</p>
<p>Değil mi ki gerçek mümin Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Değil mi ki AllahTealâ’nın güzel gördüklerini insanlara duyurmak, kötü gördüklerinden onları sakındırmak için dünyadadır. Ve değil mi ki mahlukata merhamet onun en belirgin özelliği olmalıdır. Şu halde çevresinde meydana gelen hadiselere ilgisiz kalması, kulaklarını, gözlerini, ağzını kapatarak üç maymunu oynaması ona yakışır mı?</p>
<p>Değişiyor muyuz değiştiriliyor muyuz?</p>
<p>Görünen o ki, “İnsan insanın kurdudur” felsefesinden beslenen bugünkü hakim kültür, diğerleri gibi bizi de ben merkezli bir anlayışın içine hızla çekmekte. Hissiyatımızı kısırlaştırmak suretiyle bizi bizden koparmaktadır.</p>
<p>Aslında topu kitle iletişimin üretip yaydığı kirli kültüre atıp kendimizi sütten çıkmış ak kaşık gibi görmek kolaycı bir anlayış olur. Bu noktaya gelmemizde bizim hiç mi suçumuz olmadı? Zorla mı değiştiriliyoruz, yoksa kendimizi mi bırakıyoruz? Samimi bir muhasebe yapmamız lazım.</p>
<p>Şu bir gerçek ki, biz öz değerlerimize gerçekten duyarlı olsaydık böyle olmazdı. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: “Ey iman edenler, siz kendinize bakın. Siz doğru yolda iseniz sapıtanlar size zarar veremezler.” (Maide, 105)</p>
<p><strong>Niyet ve hamle</strong></p>
<p>Bu seküler ve hazcı kültüre kendimizi bıraktıkça duyarsızlaşıyor, duyarsızlaştıkça dinî ve insanî değerlerimize uzaklaşıp yabancılaşıyoruz.</p>
<p>Halbuki Peygamber Efendimiz s.a.v. egoyu (nefsi) hayatın merkezine alıp, onun tatmini peşinde koşmanın hissiyatı kör edeceğini bakın nasıl haber veriyor:</p>
<p>“Nefsinizin isteklerine (hevâya) uymaktan sakının. Çünkü o sizi sağır ve kör eder.”</p>
<p>Yine Kur’an-ı Kerim, nefsinin tatmini peşinde koşanları: “Hevâsını (kötü duygularını) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü?” (Furkan, 43) ayetiyle hayret ve kınamayla anıyor.</p>
<p>O halde şimdi çölleşen vicdanlara su serpmenin, hadiselere karşı duyarlı olmanın, iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın ve ortak değerlerimizle yeniden barışmanın tam vaktidir. Hatırdan çıkarmayalım, müminler, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar. (Furkan, 73)</p>
Etiket yok.]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kalpehli.com/duyarsizlasiyor-muyuz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üç Günlük Misafir ve Üç Deve</title>
		<link>http://www.kalpehli.com/uc-gunluk-misafir-ve-uc-deve/</link>
		<comments>http://www.kalpehli.com/uc-gunluk-misafir-ve-uc-deve/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 May 2012 09:27:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Menkıbeler]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kalpehli.com/?p=869</guid>
		<description><![CDATA[Kays b. Sa‘d b. Ubâde’ye, —Senden daha cömert birini gördün mü?” diye sorulunca: —Evet” deyip şöyle anlatmıştır: “Çölde bir kadının evine misafir olduk. Kocası da geldi. Kadın kocasına, —Sana iki tane misafir geldi’ dedi. Adam kalkıp bir deve getirip kesti, onu pişirip önümüze koydu ve: —Buyurun, istediğiniz şekilde yiyiniz’ dedi. Ertesi gün olunca, adam bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kays b. Sa‘d b. Ubâde’ye,</p>
<p>—Senden daha cömert birini gördün mü?” diye sorulunca:</p>
<p>—Evet” deyip şöyle anlatmıştır:</p>
<p>“Çölde bir kadının evine misafir olduk. Kocası da geldi. Kadın kocasına, </p>
<p>—Sana iki tane misafir geldi’ dedi. Adam kalkıp bir deve getirip kesti, onu pişirip önümüze koydu ve:</p>
<p>—Buyurun, istediğiniz şekilde yiyiniz’ dedi.</p>
<p>Ertesi gün olunca, adam bir deve daha kesip pişirerek önümüze koydu. Biz kendisine:</p>
<p>—Dün kestiğin hayvanın ancak bir kısmını yiyebildik, keşke bunu kesmeseydiniz’ dedik. Adam:</p>
<p>—Ben misafirlerime üzerinden bir gece geçmiş eti yedirmem, taze yemelisiniz’ dedi. Adamın yanında iki veya üç gün kaldık. Sürekli yağmur yağıyordu. Adam da her gün aynısını yapıyordu. </p>
<p>Evden ayrılmak istediğimiz zaman, adamın evine 100 dinar altın bıraktık, hanımına da:</p>
<p>—Bizim için kocandan özür dileyip bunu kabul etmesini söyle’ dedik ve yola çıktık. Daha öğle olmadan arkamızdan bir adamın bize seslendiğini işittik. Adam:</p>
<p>—Durun, ey uğursuz kafile! Bana yaptığım iyiliğin karşılığını mı verdiniz?’ diye sesleniyordu. Sonra bize yetişti, elindeki altınları uzatarak:</p>
<p>—Bunları geri alacaksınız, yoksa sizi şu mızrağımla yaralarım’ dedi. Biz de mecburen aldık, adam da geri döndü.*</p>
<p>_________<br />
* Kuşeyri Risalesi, Fütüvvet (Cömertlik Ve Mertlik), 478, Semerkand Yayınları</p>
Etiket yok.]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kalpehli.com/uc-gunluk-misafir-ve-uc-deve/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İstanbul’un Manevi Mimarlarından: Aksaraylı Cemal Halvetî k.s.</title>
		<link>http://www.kalpehli.com/istanbulun-manevi-mimarlarindan-aksarayli-cemal-halveti-k-s/</link>
		<comments>http://www.kalpehli.com/istanbulun-manevi-mimarlarindan-aksarayli-cemal-halveti-k-s/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 14:42:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografiler]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kalpehli.com/?p=863</guid>
		<description><![CDATA[Mutasavvıfların, çok yönlü kişilikleri ile toplumun inşasına önemli katkı sağladıkları görülür. Bu katkılar eğitimden iktisada, mimariden ilmî çalışmalara kadar büyük çeşitlilik gösterir. Cemal Halvetî k.s. de, II. Bayezid döneminde yaşamış çok yönlü mutasavvıflardan biridir. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra, şehri maddi-manevi her yönden imar etmek üzere çalışmalara başlar. Fethin hemen sonrasında hızla camilerin, medreselerin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Mutasavvıfların, çok yönlü kişilikleri ile toplumun inşasına önemli katkı sağladıkları görülür. Bu katkılar eğitimden iktisada, mimariden ilmî çalışmalara kadar büyük çeşitlilik gösterir. Cemal Halvetî k.s. de, II. Bayezid döneminde yaşamış çok yönlü mutasavvıflardan biridir.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra, şehri maddi-manevi her yönden imar etmek üzere çalışmalara başlar. Fethin hemen sonrasında hızla camilerin, medreselerin inşa edilmesi bu çalışmaların bir sonucudur. Ayrıca İslâm coğrafyasından önemli alimler İstanbul’a davet edilmiş, özellikle Maveraünnehir bölgesinden birçok alim İstanbul’a getirilmiştir. Meşhur alim Ali Kuşçu da böyle bir davet üzerine İstanbul’a gelmiştir.</p>
<p>Diğer taraftan o dönemde İstanbul’u nüfus yönünden yapılandırma çalışmaları başlamış, Anadolu ve Balkanlardan çeşitli gruplar İstanbul ve civarına yerleştirilmiştir. Ticari hayatı canlandırmak için de çeşitli meslek erbabına mensup zenaatkârların İstanbul’a göçmesi sağlanmıştır.</p>
<p>Fatih’in İstanbul’u her bakımdan imar gayretleri ve müslüman bir kimliğe büründürme çabalarına oğlu II. Bayezid döneminde de devam edilmiştir. Bu dönemde en çok dikkati çeken faaliyetlerden biri de tasavvuf erbabının davet edilerek şehrin manevi yönden olgunlaştırılmasıdır. Kendisi de sufi meşrep bir padişah olan II. Bayezid, İstanbul’da tekke ve dergâhların kurulmasına büyük önem vermiştir.</p>
<p><strong>Çelebi Halife</strong></p>
<p>Cemal Halvetî k.s. 15. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış önemli bir alim ve mutasavvıftır. Halvetî tarikatının Cemaliyye kolunun kurucusu olan Cemal Halvetî’nin asıl adı Muhammed’dir. Aksaray’da doğmuş, tahsil hayatını Karaman’da sürdürmüştür. İlk şeyhi de Karamanlı Karabaş Veli k.s. hazretleridir. Kaynaklarda, zahir ilimlerde de yüksek mertebeye ulaştığı, müderrislik yaptığı belirtilir.</p>
<p>Çelebi Halife namıyla meşhur olan Cemal Halvetî, II. Bayezid’in Amasya valiliği yaptığı şehzadelik yıllarında maiyetinde bulunan alimlerdendir. Daha sonra tahta geçen şehzade, Amasya’dan çok iyi tanıdığı Cemal Halvetî’ye bir mektup yazarak onu İstanbul’a davet eder ve burada bir dergâh kurmasını ister. Bu davete icabet eden Cemal Halvetî k.s., 1485 yılında İstanbul’a gelir. Dönemin sadrazamı Koca Mustafa Paşa tarafından onun için cami, hankâh, imaret, medrese ve hamam yapılır. İkameti için de bir ev inşa edilir. Kaynakların belirttiğine göre II. Bayezid de iki kez dergâhta kendisini ziyaret eder. Cemal Halvetî dokuz yıl ilim ve irşad faaliyeti yürüttükten sonra 1494 yılında vefat eder.</p>
<p>Cemal Halvetî, kurduğu Cemaliyye koluyla, yetiştirdiği halife ve talebelerle büyük irşad hizmeti ifa etmiştir. Yine kaynakların kaydettiğine göre otuz beş civarında eseri vardır. Günümüzde de bu eserlerin tamamına yakını elyazma eserler barındıran kütüphanelerde mevcuttur. Arapça, Farsça ve Türkçe yazılmış olan bu eserler çeşitli tasavvufî konuları içerir. Özellikle nefs tezkiyesi, kalp tasfiyesi ve zikrullahı anlatır.</p>
<p>Cemal Halvetî k.s. eserlerinde Ehl-i Sünnet yoluna büyük önem verir. “Hz. Ebubekir r.a. Hakkında Yüz Söz” ve “Hz. Ali r.a. Hakkında Yüz Söz” gibi eserleri bu önem çerçevesinde düşünülebilir.</p>
<p><strong> Şair Cemal Halvetî</strong></p>
<p>Cemal Halvetî aynı zamanda bir şairdir. Şiir mecmularında yirmi beş şiiri tespit edilmiştir. Ayrıca onun mesnevi tarzında yazdığı altı tasavvufî eseri vardır. Bunlar; Cevahirü’l-Kulûb, Sûfiyye, Fakriyye, Teşrihiyye, Etvâr-ı Seb’a ve Çeng-nâme risaleleridir.</p>
<p>Sûfiyye ve Fakriyye adlı eserlerinde sufilik ve fakr (Allah’a muhtaç olma, kanaat) kavramı, nefs tezkiyesi ve kalbin manevi hastalıklardan arındırılması konularını işlemiştir. Etvâr-ı Seb’a’da ise sufinin yapması gereken zikirleri ve nefsin yedi halini anlatır. Teşrihiyye risalesi İnşirah suresinin tasavvufî bir tefsiri mahiyetindedir. Çeng-nâme ise insanın bezm-i elestte başlayan serüvenini anlatan sembolik-alegorik bir eserdir.</p>
<p><strong>Müfessir ve Muhaddis Cemal Halvetî</strong></p>
<p>Aksaraylı Cemal Halvetî’nin tefsir ve hadis şerhleri de vardır. Tefsirleri gelenekte olduğu gibi Kur’an-ı Kerim’i baştan sona tefsir eden eserler değil, daha çok bazı ayetler ve kısa sureler üzerinedir. Bu tefsirlerin kıymeti, özgün işarî açıklamalar içermesindendir. Bunlar Tefsîr-i Sûre-i Fâtiha, Tefsîr-i Âyete’l-Kürsî, Tefsîr (Sûre-i Duha’dan Âhir-i Kur’an’a Kadar) gibi eserlerdir.</p>
<p>Hadis şerhleri ise Şerh-i Hadis-i Erbaîn-i Kudsî, Şerh-i Hadîs-i Erbaîn-i Nebevî ve bir diğer Şerh-i Hadîs-i Erbaîn gibi eserlerdir.</p>
<p>Bunun dışında, bazı beyit ve rubailerin açıklandığı eserler ve bazı meşhur kitaplar üzerine yazdığı şerhler de eserleri arasındadır. Ayrıca abdestin sırlarını anlatan bir risalesi vardır.</p>
<p><strong>Risale-i Sûfiyye’den</strong></p>
<p>Cemal Halvetî k.s., Risale-i Sûfiyye adlı manzum eserinde sufilikle ilgili önemli tespitlerle birlikte tasavvufun yüz civarında farklı tarifini yapar. Yine aynı eserde on üç menkıbe verir ve bu menkıbeleri özgün bir şekilde tevil eder. Risale-i Sûfiyye’nin Milli Kütüphane’de bulunan nüshasından sadeleştirerek ve nesre çevirerek aşağıya aldığımız bölüm, kitabın giriş bölümünün bir kısmını oluşturmaktadır.</p>
<p><strong>Sufilik nedir?</strong></p>
<p>“Şimdi dinle sufilik üzerine birkaç söz söyleyeyim. Gerçi sufiliğin manası açıktır fakat herkes o manayı ele geçiremez. Bu fakir de onu nasıl açıklasın! Bu bir okyanustur, kimsenin boyu yetmez. Burada açıkladıklarım da ancak Allah Tealâ’nın lutfu ve feyziyledir. Sufilik aydınlıktır karanlık değil. Tasavvuf yolu kişiye zorluk getirmez. Bir şeyhe sordular: “Zühd ehli kimdir?” Dedi: “Zahid kimse fakr ehlidir, kanaat ehlidir, gittiği yoldan emindir.” Yine soruldu: “Peki fakr ehli kimdir?” Cevap olarak “sufidir” dedi. Yine dönüp “Sufi kimdir?” denildi. Dedi: “Sufi daima Allah der.”</p>
<p>Sufi, bütün varlığıyla Allah’a yönelir, kalbini O’nun huzurunda tutar. Sufi belalara sabreder, nefsini baki olan mülke yönlendirir.</p>
<p>* * *</p>
<p>Sufi kötü ahlâkı terk eder. Sufi dünyada Hak ile olur ve Allah da onu emniyete alır. Allah’ın nuru sufinin elbisesidir. Sufi, Allah’ın cemalini görebilmek için canını mutlak dost olan Allah’a teslim eder. Sufi alçak gönüllü olur, kanaatkâr olur. Ömrünü sadece dünyalık yığmakla geçirmez. Sufi Allah’ın nuruna gark olabilmek için daima Allah’ın rızasını gözetir. Sufi nefsine hükmeder, onu alçaltır. Ölmeden önce ölür ve dünya hapsinden kurtulur. Sufi kalbi selim olan kişidir; ahlaklıdır, merttir. Sufi mana ehlidir, tevekkül sahibi olur ve böylece ebedi sırra erişir. Sufi kişi çevresine zarar vermeyendir, her türlü zarardan arınmıştır.</p>
<p>* * *</p>
<p>Sufi bedenini ve kalbini temiz tutar. İbadetlerini aksatmaz. Sufi kalbini temiz tutarsa, Hakk’ı gözüyle görüyormuş gibi kulluk etmeye başlar. Sufi seyri süluk ettikçe dünyanın süsü haline gelir. Sufi irfan ehlidir, yolda kalmış kişiye rehberdir. Sufi bu dünyada çok sıkıntılar çekse de bundan şikayet etmez, ‘Garibim’ demez. Sufi daima hak yol üzere olur, gece gündüz Allah’a yönelir. Sufi cömert olur, nefsini de böylece teskin eder. Sufi Hak kelamını işitir, emrolunana kulak verir. Onu Allah’ın selamı olarak bilir ve böyle karşılar. Sufi muradını dünyaya bağlamaz, dünya gelip geçicidir. Onun maksadı ilâhi nura erişmektir. Sufi hikmet kaynağıdır, hikmet ehlidir.</p>
<p><strong>Hikmet müminin yitiğidir</strong></p>
<p>Ey sufi söyle! Senin bu dünyaya gelişin niye? Sen hikmet arıyorsun. Onu kaybettin. Peki, nedir kaybettiğin biliyor musun? Ayrıca ‘ben hikmet arayan biri değilim’ dersen yalancı olursun. Yalan ise seni ateşe götürür. Sen kaybettiğin şeyi uzakta arama! Zaten uzakta arayanlar hep kaybetti. Hikmet kendi bedenindedir, ruhundadır. Arayarak bu hikmete ulaş ve kaybettiğin neymiş anla. Gönlünü, dilini haramdan uzak tut. Denilir ki sufi bu yolda baş koyandır. Sen de Allah’ın hükümlerine itaat et, eksiksiz uy. Kaybeden olma!</p>
<p><strong>Yoldaş olamadıysan bari muhip ol!</strong></p>
<p>Ey sufi bunun gibi kâr azdır, herkesin eline geçmez. Çalış çabala, elde et. Hak yol üzere olmadan, çalışıp çabalamadan kendine sufi dedirme. Kim kalbini kötülüklerden temizlemeden kendine sufi dedirirse yarın ona çok yazık olur. Sufi Hak yol üzere olandır, bu yolda seyri sülukla yürünür. Sufi kibirli değildir, yaptıklarını riya için de yapmaz. Sen de gel, bu yola gir, nefsini teskin et, arzularından arındır. Sufiye yoldaş ol, muhabbet denizine gir. Eğer yoldaş olamadıysan bari muhip ol! Onlara karşı kalbinde bir sevgi barındır. Bundan da sana bir yol açılır. Çünkü onları sevmek, gerçekte Hakk’ı sevmektir. Bu yolda çalış çabala. Böylece gönül sarayında, o yüce sultanı, Allah’ı misafir edersin. Çünkü kalbin asıl sahibi Allah’tır ve orada O’nu konuk etmek gerekir.”</p>
<blockquote><p>Not: Cemal Halvetî’nin eserlerini ve henüz yayınlanmamış kısa biyografisini bizimle paylaşan Abdülhakim Kılınç’a ve aynı kişinin tasavvufî mesnevilerini doktora tezi olarak çalışmakta olan Leyla Alptekin’e teşekkür ederiz.</p></blockquote>
<p><strong>Abdullah GÖKMEN &#8211; Semerkand Dergisi , Ocak 2010.</strong></p>
Etiket yok.]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kalpehli.com/istanbulun-manevi-mimarlarindan-aksarayli-cemal-halveti-k-s/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İslam Vakıf Medeniyetidir (Sadaka-i Cariye)</title>
		<link>http://www.kalpehli.com/islam-vakif-medeniyetidir-sadaka-i-cariye/</link>
		<comments>http://www.kalpehli.com/islam-vakif-medeniyetidir-sadaka-i-cariye/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 08 May 2012 13:56:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haftanın Sohbeti]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kalpehli.com/?p=858</guid>
		<description><![CDATA[Karşılıksız yardım, infak, sadaka gibi kavramlar, başka hiçbir din ve medeniyette İslâm’daki kadar gelişmiş, kurumlaşmış ve topluma yayılmış değildir. Yüce Kitabımız’ın müminleri hayır işlemeye, yardımlaşmaya ve mallarını Allah yolunda infak etmeye teşvik eden ayetleri dikkate alındığında, bunda şaşılacak bir husus olmadığı anlaşılır. Kur’an’ın bu çerçevedeki pek çok ayeti Rasul-i Ekrem A.S. Efendimiz’in teşvik ve uygulamasıyla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Karşılıksız yardım, infak, sadaka gibi kavramlar, başka hiçbir din ve medeniyette İslâm’daki kadar gelişmiş, kurumlaşmış ve topluma yayılmış değildir. Yüce Kitabımız’ın müminleri hayır işlemeye, yardımlaşmaya ve mallarını Allah yolunda infak etmeye teşvik eden ayetleri dikkate alındığında, bunda şaşılacak bir husus olmadığı anlaşılır.</p>
<p>Kur’an’ın bu çerçevedeki pek çok ayeti Rasul-i Ekrem A.S. Efendimiz’in teşvik ve uygulamasıyla birleştiğinde, tarihte eşi görülmemiş bir kurum ortaya çıkmıştır: Vakıflar.</p>
Etiket yok.]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kalpehli.com/islam-vakif-medeniyetidir-sadaka-i-cariye/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Vakıf Onunla Başladı</title>
		<link>http://www.kalpehli.com/vakif-onunla-basladi/</link>
		<comments>http://www.kalpehli.com/vakif-onunla-basladi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 08 May 2012 13:45:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kalpehli.com/?p=854</guid>
		<description><![CDATA[Kaynaklar, ilk vakfın Rasul-i Ekrem (s.a.v) tarafından kurulduğunu naklediyor. Evet, ilk vakfı O kurdu, bir hizmet şemsiyesi olarak asırlar boyunca müslümanlar ayakta tuttu. Ölümden sonra devam edecek bir sevap kapısı olarak evlerini, tarlalarını, bahçelerini vakfettiler. Bu vakıflarla eğitimden sağlığa, dul ve yetimlerden yolda kalmışlara, kısaca akla gelebilecek her ihtiyaç sahibine ve sahasına hizmet verdiler. Vakıf [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kaynaklar, ilk vakfın Rasul-i Ekrem (s.a.v) tarafından kurulduğunu naklediyor. Evet, ilk vakfı O kurdu, bir hizmet şemsiyesi olarak asırlar boyunca müslümanlar ayakta tuttu. Ölümden sonra devam edecek bir sevap kapısı olarak evlerini, tarlalarını, bahçelerini vakfettiler. Bu vakıflarla eğitimden sağlığa, dul ve yetimlerden yolda kalmışlara, kısaca akla gelebilecek her ihtiyaç sahibine ve sahasına hizmet verdiler.</p>
<p>Vakıf İslâm hukukunda şöyle tarif edilir: Bir malı başkalarının sahiplenemeyeceği şekilde mülkiyetini Allah’a ait kılarak, kullanım hakkını tasadduk etmektir.</p>
<p>İlk vakfın Rasul-i Ekrem (s.a.v) tarafından kurulduğu rivayet edilir. Kaynaklarda bildirildiği üzere, Muhayrık isimli yahudi bir zat Uhud harbine katılmış ve ölümü halinde bütün mallarının Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e teslim edilmesini, O’nun da dilediği şekilde bu malları kullanmasını vasiyet etmişti. Muhayrık vefat edince, Efendimiz (s.a.v) da ondan kalan bahçeleri çeşitli hayır işlerine vakfetmişti.</p>
<p>Mallarıyla ilk vakfın yapıldığı Muhayrık’a gelince; garip ve derslerle dolu bir tecelli, müslüman olup olmadığı konusunda kesin bir bilgi bulunmuyor.</p>
<p>Dinimizdeki vakıfla ilgili hükümlere kaynaklık etmesi bakımından şu olay da önemlidir:</p>
<p>Hz. Ömer (r.a), Hayber’deki arazisiyle ilgili olarak Efendimiz (s.a.v)’e müracaat ediyor. Bu arazinin çok kıymetli olduğunu belirttikten sonra, ne yapacağı hakkında Allah’ın Elçisi’nden tavsiye istiyor. Efendimiz (s.a.v) de “Onu dilediğin şekilde kayıt altına al, gelirlerini ise tasadduk et!” buyuruyor. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) o araziyi satılamayacak, hibe ve miras olunamayacak şekilde insanların faydalanmasına bırakıyor. Bunu yaparken de, araziyle ilgili görevlilerin bu arazinin mahsullerinden aşırıya kaçıp ticaret yapmamak kaydı ile yemesinde ve arkadaşlarına yedirmesinde sakınca olmadığını, fakirlere, miskinlere, yolculara, kölelere, esirlere, Allah yolunda cihad edenlere ve kılıç ehline tasadduk ettiğini açıklıyor.</p>
<p><strong>Asırlara Mührünü Vuran Hizmet</strong></p>
<p>Rasulullah (s.a.v) Efendimiz ile başlayan vakıf hizmetinin, günümüze kadar binlerce takipçisi oldu. Müslümanlar sadaka-i cariye olarak evlerini, tarlalarını, bahçelerini vakfettiler. Bu vakıflarla eğitimden sağlığa, güvenlikten savunmaya, dul ve yetimlerden yolda kalmışlara, kısaca akla gelebilecek her ihtiyaç sahibine ve sahasına hizmet verdiler. Batılı ve Doğulu birçok araştırmacıya göre İslâm medeniyetinin üzerinde yükseldiği en önemli kurumlardan birisi vakıftır. Elmalılı Hamdi Yazır merhuma göre ise vakıf hizmeti, toplumları medenileştirecek ve seviyesini yükseltecek olan en doğru yoldur.</p>
<p><strong>Haram-Helal Hassasiyeti</strong></p>
<p>Vakıf hizmetleri ile meşgul olanların, vakıflarla ilgili hükümleri iyice öğrenip ona göre hareket etmesi gerekir. Bu hükümler, birkaç makale ile özetlenemeyecek kadar geniştir. Burada şunu belirtmemiz gerekir ki, vakıf hizmetlerini yürütenler ve ondan faydalananlar gerektiği kadar titiz davranmadıklarında, hem Allah’ın hakkıyla ilgili, hem de kulların hakkıyla ilgili sorumluluk altına girme tehlikesiyle yüz yüze kalırlar. Bu hassasiyete bir örnek olarak, 631 &#8211; 676 yılları arasında yaşamış meşhur hadis ve fıkıh alimi İmam Nevevî Rh.A.’in uygulamasına dikkatinizi çekelim:</p>
<p>Hiç evlenmemiş olan İmam Nevevî, bizim Şam diye bildiğimiz Dımeşk şehrinde ilmi faaliyetlerini sürdürmüştür. Dımeşk’da bulunduğu sürece orada yetişen meyvelerden hiç yememiştir. Bunun sebebini soran talebesi İbnu’l-Attar’a, Dımeşk’ta pek çok vakıf arazi bulunduğunu, bunların titizlikle idare edilmediğini, ortaklığın meşru bir şekilde yapılmadığını, dolayısı ile pazardaki meyvelere haram karıştığını anlattığı nakledilir. Bu meşhur alim, sadece babasının kendi köyünden getirdiği yiyeceklerle geçimini sağlar. Ciltler dolusu eser bırakarak kırk beş yaşında vefat eder.</p>
<p>İmam Nevevî’nin bu hassasiyetine yetişmenin bugün için çok zor olduğunu söylemeye gerek yok. Ama işin ciddiyetini anlamanın ve buna göre davranmanın zor olmadığı da açık.</p>
<p><strong>İsimler Değişse de Ruh Aynı</strong></p>
<p>İslâm hukukundaki vakıf anlayışı ile günümüzdeki bir tüzel kişilik olan vakıf anlayışı arasında kapsam açısından farklılıklar bulunuyor. Günümüz mevzuatında İslâm hukukundaki vakıf müessesesi yerini korumuş, ancak faaliyet kapsamı genişletilmiştir. Buna göre vakıflar, tüzüklerinde yer alan hizmetleri gerçekleştirebilmek için hibe, sadaka ve diğer her türlü yardımı kabul edebilmektedirler. Ticari faaliyetler yanında birçok farklı girişimlerde bulunabilmektedirler.</p>
<p>Günümüzde faaliyet gösteren vakıf mütevelli heyetleri, özellikle şu konuya dikkat etmek zorundadırlar: Vakfın malvarlıkları arasında İslâm hukukuna göre vakfedilmiş olan mallar satılamaz, mülkiyet konusu olamaz, sadece gelirlerinden faydalanılır. Vakfa yapılan hibe, sadaka gibi diğer yardımlar ise tamamen vakfın kuruluş gayeleri için kullanılabilir. Hatta hibe edilen taşınmaz mallar bile satılarak gelirleri vakfın gayelerine sarfedilebilir. Zekât ve öşür gibi vakıf gelirleri, kesinlikle “zekât mesarifi” dediğimiz sekiz sınıf insana ulaştırılmalıdır. Bu konuda vakıf, sadece zenginlerle fakirler arasında posta görevi yapmış olur.</p>
<p>Vakıf hizmetleri içinde bulunanların çok hassas olmaları gerektiğini ifade etmiştik. Bu hassasiyetin edinilmesi ve hayata geçirilmesi, hiç şüphesiz konuyla ilgili bilgi sahibi olmalarına bağlı. Bunun için iki eseri burada tavsiye etmek istiyorum:</p>
<p>Birincisi Ahmet Akgündüz’ün “İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi” adlı eseri, diğeri de Nazif Öztürk’ün “Elmalılı M. Hamdi Yazır Gözüyle Vakıflar” adlı kitabı.</p>
<p><strong>Kemal SÜLEYMANOĞLU &#8211; Semerkand Dergisi , Kasım 2001.</strong></p>
Etiket yok.]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kalpehli.com/vakif-onunla-basladi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Taklitten Hakikate</title>
		<link>http://www.kalpehli.com/taklitten-hakikate/</link>
		<comments>http://www.kalpehli.com/taklitten-hakikate/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 May 2012 13:07:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kalpehli.com/?p=849</guid>
		<description><![CDATA[Nefsiyle güreşen pehlivanların hepsi nefse yenildi. Nefs âlimi de âbidi de yendi, sadece aşk pehlivanını yenemedi. Nefsin ilacı çile, mağara, tabanca, kılıç korkusu değil, Allah aşkıdır. Aşk ve muhabbette öyle bir kudret, güç vardır ki Allah’a aşık olanın nefsi çaresiz kalır, akıllar ona hayran olur. Allah Rasulü s.a.v. ile Harise b. Malik el-Ensarî r.a. arasında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Nefsiyle güreşen pehlivanların hepsi nefse yenildi. Nefs âlimi de âbidi de yendi, sadece aşk pehlivanını yenemedi. Nefsin ilacı çile, mağara, tabanca, kılıç korkusu değil, Allah aşkıdır. Aşk ve muhabbette öyle bir kudret, güç vardır ki Allah’a aşık olanın nefsi çaresiz kalır, akıllar ona hayran olur.</p>
<p>Allah Rasulü s.a.v. ile Harise b. Malik el-Ensarî r.a. arasında şu konuşma geçti:</p>
<p>– Ey Harise, nasıl sabahladın?</p>
<p>– Gerçek bir mümin olarak sabahladım ey Allah’ın Rasulü.</p>
<p>– İmanının hakikati nedir?</p>
<p>– Dünyadan yüz çevirdim; benim gözümde altınla taşın kıymeti birdir. Gecelerimi ibadetle, gündüzlerimi oruçlu olarak geçiririm. Sanki Rabbimin arşı gözlerimin önündedir. Cennet ehlinin birbirlerini ziyaretlerini görür gibi oluyorum.</p>
<p>Rasulullah s.a.v. “Kim Allah’ın nurlandırdığı birine bakmak isterse Harise b. Malik’e baksın.” buyurmuştur. Kitaplar Hz. Harise’nin sahip olduğu ilmi, ünvanı anlatmadı, sıfatını anlattı. Sahip olduğu ilâhi muhabbeti anlattı.</p>
<p>Tasavvuf da sıfattır, ünvan değildir. Seyr ü sülûkla yönünü Allah’a döndürüp Hakk’ı bilme işidir. Bir şey yapmadan oturup, tasavvuf ehliyim demekle bir şey olmaz. Sabır ve sebatla çalışmak gerekir.</p>
<p>Şeytanın telkin ettiği “Benden bir şey olmuyor!” vesvesesini bırakıp, Hz. Mevlâna’nın dediği gibi, taklit de olsa gerçek de olsa aşıklar gibi hareket etmek Allah’a götürmede kılavuz olur. Zikri bırakmamak, Allah Rasulü’nü ve evliyayı sevmek lazımdır.</p>
<p>Seyr ü sülûk mecaz ile başlar; önce taklittir ama hakikat olarak işin sonuna varır. Hakikat tarafına seyr ü sülûk edecek kimse bir Allah dostu bulur, onu sever. Allah Tealâ, o veliye bağlanarak başlayan aşk-ı mecaziyi, aşk-ı hakikiye çevirir.</p>
<p>Bir insan neyi gaye edinirse, onu sevmeyi de elde eder. İnsanların gayesi neyi sevdiklerinin, neyin peşinde olduklarının, neye ulaşacaklarının da işaretidir.</p>
<p>Tasavvuf hakkında doğru bilgi edinmek gerekir. Mevlâna hazretleri “Bilgisi eksik olan şimşeği güneş sanır.” diyor. Neyin güneş, neyin şimşek olduğunu ayırt edebilmemiz için eksik bilgiyle ileri sürülmüş yorumlara değil, ancak kâmil insanların sözlerine dikkat etmek gerekir. Bu sözlerle seyr ü sülûk edip yol almalıdır.</p>
<p>Allah Tealâ, kulun seyr ü sülûk ile intikal etmesini, bir halden daha iyi bir hale geçmesini istemiştir. Tasavvufî hayat, kalbin gafletini intikal ile muhabbete çevirir. Allah kulunu devamlı intikal ettirir. İbret alırsa Mevlâ’yı bulur, ahmak olursa yolda kalır.</p>
<p>İnsan iki kanatlı olmalıdır. Bir kanadı Allah’tan korkmalı, bir kanadı Allah’ın rahmetini ummalıdır. Çünkü hem cennet hem cehennem vardır. Hem Lütuf hem kahır, hem rahmet hem azap vardır.</p>
<p>Bu can, ceset ve madde olan dünya ile şaşırtılmıştır. Dünyanın lezzeti, şehvet ve gazabı tahrik ederek seni yanıltır.</p>
<p>Bu yanılgıdan kurtulmak için intikal ederek, halleri yolları geçerek akl-ı selim’e ulaşmak gerekir.</p>
<p><strong>Mehmet ILDIRAR &#8211; Semerkand Dergisi , Aralık 2011.</strong></p>
Etiket yok.]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kalpehli.com/taklitten-hakikate/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

