rss: yazılar

yönetici

Biz Olmayınca Camiler Mahzun

0 yorum
Biz Olmayınca Camiler Mahzun

Cuma, teravih ve bayram namazlarında dolup taşan camilerimiz ne yazık ki diğer namazlarda mahzun. İyi ki yarım saf da olsa ihtiyarlarımız var. Ahir zaman yorgunu müminler olarak evlerimizde kılıyoruz namazlarımızı.

Oysa nasıl müslüman hayatının merkezinde namaz varsa, sosyal hayatımızın merkezi de camiler. Yani Allah’ın evi.

Orada olmanın, oraya devam etmenin hayrını, faziletini, müslümanlığımıza katacağı dinamizmi yeterince kavramış olsaydık yorgunluklarımızı unutur, camilere koşardık.

Şunu fark etmeliyiz: Camilerimiz boş kaldıkça yüreğimizde dolmayan bir boşluk hep kalacak. Camiler şenlenmedikçe İslâm medeniyeti yeniden şenlenmeyecek.

Asr-ı Saadet’te müslümanların hayatı cami çerçevesinde şekillenmiştir. Bu yüzden Hz. Peygamber s.a.v.’in Medine’de en çok önem verdiği hususların başında inananların mescide devam etmeleri gelmekteydi. Gözü mescitte herkesi arardı. Buna önem verirdi, çünkü müminlerin sorunlarıyla ilgilenirdi. Cemaatten birini mescitte göremediği zaman neden gelmediğini sorardı. Bir hastalığı veya bir sorunu nedeniyle gelmediğini öğrendiğinde, onu evinde ziyaret eder, yardımcı olmaya çalışırdı.

Bunun yanında ashabına söylemek istediklerini minbere çıkarak söyler, nasihatlerde bulunurdu. Çünkü camiler sadece namazları eda etmek için toplanılan yerler değil, müminlerin birbirlerinin sorunlarını öğrendikleri ve bu sorunları aşmak için dayanıştıkları yerlerdi.

Evde tek başına kılınan namaz

İnsan evinde yalnız başına namaz kıldığında, kendisini namaza vermekte zorlanabilir. Çünkü namaz kıldığı yer evinin bir odasıdır. Bir ibadethane olmadığından, çevresinde bulunan nesneler, bulunduğu mekanla ilgili iyi kötü hatıralar zihnini meşgul eder, namaza kendisini tam olarak vermesine engel olur.

Gözü duvardaki çerçeveye, kütüphanesindeki kitaplara, yatağın üstündeki örtüye, kapının çalan ziline ve aklınıza gelebilecek her şeye takılır. Kulağına çocukların ve eşinin konuşmaları gelir. Hele bir de televizyon açıksa kendisini tam manasıyla namaza vermesi mümkün olmaz.

Namaz kılmaya çalışırken diğer taraftan ailesinin konuşmalarını dinler. Bir de haber saati ise bir taraftan namaz kılar, diğer yandan da haberleri takip eder. Veya namazını çalan müziğin eşliğinde eda eder. Bundan dolayı da hangi rekâtta olduğunu, ne okuduğunu karıştırdığı zamanlar çok olur. İsterse namaz kıldığı odasının kapısını kapatsın, yine de ibadetin hakkını tam vermede zorlanır. İşte bu şekilde ifa edilen ibadetin adı da “namaz kıldım” olur.

Namaz kılma arzusunun zayıflaması

Evde tek başına namaz kılma alışkanlığının en büyük zararı, insanın ibadet etme sevincini ve alışkanlığını zayıflatmasıdır. Zira tek başına kılınan namaz, camide kılınan namazın tadını kesinlikle vermez. Bu nedenle de kişi kendisini ne kadar ibadete vermeye çabalarsa çabalasın, kıldığı namazın, istediği lezzeti alamayacağı bir ibadete dönüşmesi kuvvetle muhtemeldir.

Bu nedenle de, cemaate gitme alışkanlığı olmayan, sürekli olarak evinde veya işyerinin bir köşesine serdiği seccadede namaz kılma alışkanlığı olan insanların bir süre sonra namazlarında gevşeklik göstermelerinden korkulur. Zira cemaatle kılındığında insanın gönül dünyasını kuşatan haz ve huzur evde kılınan namazda olmayacağından, Allah ile arasındaki bağ yavaş yavaş zayıflayacaktır.

Hz. Peygamber s.a.v.’in şu hadisi bu gerçeği ortaya koymaktadır: “Bir köyde veya bir çölde üç kişi bulunur da namazı cemaatle kılmazlarsa, şeytan onlara galebe çalar. Sen cemaate devam et, çünkü kurt, sürüden ayrılan koyunu kapar.” (Ebu Davud).

Camide cemaatle kılmanın faydaları

Camide namazları eda etmenin yararları elbette çok fazladır. Bunların en önemlilerini sıralarsak, camiye koşmanın ne kadar mühim olduğunu göstermeye yetecektir.

Cami ortamı ibadet için mükemmeldir

Camide namaz kılmanın en büyük faydası, ibadeti Allah’ın arzuladığına en yakın bir şekilde eda etme imkanını sağlamasıdır. Zira caminin içindeki her şey, ibadet ruhuna uygun olarak konulmuştur. İç tezyinatı, duvarlardaki tablolar ile aklınıza gelen tüm nesneler insanın Rabbi ile bağını güçlü tutmasına yardımcı olur. Onu ibadetinden koparıp dünyaya sürüklemez.

Bu nedenle özellikle Osmanlı döneminden kalmış ve estetik açıdan insanı cezbeden mimarî yapıya sahip olan camilerdeki ibadetler, kişinin kendisini kulluğa vermesine daha çok imkan sağlar. İnsan bu camilerde namazı eda etmekten bir başka haz alır. Günümüzde yapılan ve estetikten yoksun bir kısım camiler için ise bunu söylemek zordur.

Bunun yanında camide, insanın dikkatini dağıtacak dünyevî konuşmalar söz konusu değildir. Herkes oraya aynı amaç için gelmiştir. Bu nedenle Allah’a yönelmek, kulluğu ifa etmek çok daha rahat olur. Bu yüzden cemaatin birbirleriyle konuşmaları, cep telefonlarını açık unutmaları sonucunda çeşitli müziklerin caminin manevi ortamını bozması ve benzeri durumlar mekanın ruhuna son derece aykırıdır.

Başkalarının Allah ile olan irtibatlarının kopmasına ve huşûlarının dağılmasına neden olabilecek bu tür durumlardan sakınmak gerekir. Ayrıca bunda kul hakkının ihlali olduğunu unutmamak icap eder. Aynı şekilde kokan çoraplarla, kötü ağız veya üstbaş kokusuyla mescide gelmek de böyledir. Bunlara dikkat etmek şarttır.

İbadetten daha fazla tat alınır

Camide namaz kılmak insana tarif edemeyeceği bir huzur verir. Bu nedenle cemaat ne kadar kalabalık olursa, müminin namazdan aldığı haz da o kadar fazla olur. Birbirimize omuz vererek aynı safta namaza durmamız, imamın kıraatini dinleyerek hep beraber secdeye varmamız, namaz sonrasında aynı anda ellerimizi huzura açarak Rabbimize yalvarmamız ve mümin kardeşlerimizle aynı ortamda bir araya gelmenin verdiği dayanışma ve birlik olma sevincini tatmamız nedeniyle içimiz coşku ve muhabbetle dolar. Bu nedenle camiden çıktığımızda kendimizi bir hoş hissederiz.

Evde tek başımıza kılıp kendimizi hemen koltuğa attığımız namazda bu lezzeti almamız çoğunlukla mümkün değildir. Nitekim Hac ve Umre için Kâbe’nin etrafında namaza duran insanların namazdan çok daha fazla lezzet almalarının nedenlerinden birisi de cemaatin son derece kalabalık olmasıdır. Ortam gerçekten insanı kendisine çeker ve mümin Rabbinin huzurunda olduğunu bütün ruhuyla hisseder.

Namaz sevinci diri kalır

Cemaatle namaz kılmak insanın namaza ve ibadete olan isteğini canlı tutar. Zira beraber ifa edilen ibadet cemaate büyük bir huzur ve sevinç verdiğinden, insanın namaza olan iştiyakı artar.

Nitekim cemaat alışkanlığı olan insanların ezan okunduğu anda namazı eda etmek için acele etmeleri, mümkünse hemen camiye giderek orada kılmaya çalışmaları bundandır. Öyle insanlar vardır ki, ne kadar yorgun olurlarsa olsunlar, namazlarını camide eda etmeye düşkündürler. Gece geç vakitte yatmış olsalar bile, sıcak yataklarından çıkıp elbiselerini giyinerek soğukta dışarı çıkmaları ve camiye giderek imamın ardında durmaları onlara asla ağır gelmez.

Etrafınızda bu şekilde caminin devamlı cemaati olan ve beş vakti mümkün olduğunca Allah’ın evinde eda etmeye gayret eden insanlar mutlaka vardır. Onlardaki namaz telaşını, camiye devam etme alışkanlığı zayıf olan insanlarda görmemiz zordur. Bu kişilere cemaatle namaz kılma alışkanlığını ve isteğini kazandıran şey, camiye günde beş kez adım atmalarıdır.

İnsan ne ile meşgul olursa, gönlü ve dili onunla dolar. Hal ve tavırları meşguliyetiyle alakalı olur. Mesela tuttukları takımların maçlarını, oyuncuların performanslarını ve alınan puanları takip eden taraftarlara dikkat edildiğinde zikrettiğimiz husus daha iyi anlaşılır. Takımlarının fanatiği olan bu insanlar, maçları seyredebilmek için her türlü sıkıntıya girerler. Maç esnasında futbolun atmosferine kendilerini kaptırarak takımları için çılgınca tezahürat yaparlar. Maçtan çıktıktan sonra iki gün o haftanın maçını, çarşamba günü takımda olan biteni, kalan günlerde de gelecek maçı konuşurlar. Zira cemaati oldukları stat ve maçlar onların haz aldıkları temel alışkanlıkları olmuştur.
Cami cemaati olan kişiler ise müslüman kişinin ahlâkıyla ahlâklanmaya adaydır. Zira çevresinde daima Allah rızası için namaza gelen kişiler mevcuttur. Hayırlı bir yolda yürüyor olmak, kişinin noksanlarını tamamlar, hatalarını azaltır. Nitekim “dinin direği” olan namazın doğrudan müminin hayatına olumlu tesiri vardır.

Cami müminleri birbirine kaynaştırır

Camide bir araya gelmenin en büyük faydalarından birisi de, müminler arasında kaynaşmayı, birlik olmayı sağlamasıdır. Bir düğününüz olduğunda, etrafınızda ne kadar çok akraba ve dost görürseniz o kadar mutlu olursunuz. Veyahut cenazeniz varsa, namazına gelenlerin, taziyede bulunanların sayısının fazla olmasını istersiniz. Keza hasta olduğunuzda, kolunuza serum takılı olarak yattığınızda, ziyaretçilerinizin çok olmasını arzularsınız. Hatta üç durumda da gönlünüz, bazı insanların mutlaka orada olmasını ister. Gelenler çok olduğunda bundan güç alırsınız. Mutlu gününüzdeyseniz, sevinciniz dostlarınızla bir kat daha artar. Hüzünlü gününüzdeyseniz, geçmiş olsun veya başınız sağ olsun demeye gelenlerle kederiniz bir nebze hafifler. Dostların varlığı size bir güvence olur.

Bu nedenle, camide cemaat olunduğunda, insanlar safta bir arada durarak birbirlerine omuz verdiklerinde, beraber ve birlik olma şuurunu kazanırlar. Aynı hocanın ardında namaza durarak, aynı vaize yüzlerini dönerek, aynı hatibe kulak vererek beraber hareket etme, birlik olma duygusunu pekiştirirler. Hatta vatan ve millet sevgisinin en güzel pekiştiği yerlerden birinin camiler olduğunu unutmamamız gerekir. Her kesimden insanın yan yana aynı safta namaza durmasının, özellikle bayram namazlarından sonra cemaatin birbiriyle musafaha etmesinin sağladığı birlik ve beraberlik duygusunu, sevincini hiçbir şey sağlayamaz. İnsan camide, içinde bulunduğu toplumun bir ferdi olduğunu ve onlarla dayanışma içinde olması gerektiğini çok daha iyi anlar. Özellikle farklı bölgelerden insanların camide bir araya gelmesinin kaynaşmaya, bütünleşmeye ve kardeşliğe ne kadar katkısı olduğunu söylemeye gerek yoktur.

Büyük camilerin namaz kılana kazandırdığı huzurun yanında, küçük mescitlerde kaynaşma çok daha fazla olur. Camiye gide gele simalar birbirlerine aşina olur. İnsanlar yeni arkadaşlıklar edinirler, güzel dostluklar kurarlar ve birbirlerinin dertleriyle ilgilenirler, yardımlaşırlar.

Özellikle yaşlılarımızın, birçok arkadaşlıklarını camide kazandıklarını göz önüne getirecek olursak, dediğimiz hususun ne kadar önemli olduğunu anlarız.

Cami sabır eğitimi verir

Caminin farkında olmadan insana kazandırdığı güzelliklerden birisi de, müsamahalı olmayı, başkalarının eziyetlerine tahammül etmeyi öğretmesidir. Özellikle değişik bölgelerden insanların bir araya geldiği camilerde, insanlar başkalarına tahammül etmeyi öğrenirler.

Bunun yanında saflar sıkışık olduğunda, çorabı veya nefesi kötü kokan biriyle yan yana durulduğunda, namaz bitip herkes çıkışa yönelip kapı ağzında sıkıştığında, farkında olmasak da bir alışkanlık kazanırız. İşte bunun adı sabırdır, müsamahadır.

Nitekim kendi alışkanlıklarımız ve adetlerimizle gittiğimiz Umre veya Haccımızda, farklı ülkelerden gelen insanların çeşitli eziyetlerine tahammül etmek durumunda kalmamız da Hac ve Umre ibadetinin kazandırdığı güzelliklerdendir.
Hele de ülkemizden Hac veya Umre için gidenlerin beşerli altışarlı guruplar halinde aynı odaları paylaşmaları, birbirlerinin sıkıntılarına ve eziyetlerine tahammül etmek durumunda kalmaları da beraber ibadet etmenin insana kazandırdığı güzel hasletlerdendir.

Hz. Peygamber s.a.v. “Cemaatle kılınan namaz, yalnız kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir.” (Buharî) buyurmaktadır. Cemaatle kılınan namazla insanın elde ettiği manevi kârları göz önüne getirdiğimizde, neden daha fazla ecir kazandırdığını daha iyi anlıyoruz. Gerçekten de evde kılınan namaz ile camide kılınan arasında pek çok fark vardır.

Camilerin manevi süsü bizleriz

Camileri artık gidecek yerleri kalmamış, arkadaş edinecekleri ortamlar bitmiş olan yaşlı amcalara terk etmemek gerekir. Ayrıca camileri canlı tutacak olan cemaatleridir. Gerçekten de insan camide çocukları ve delikanlıları gördüğünde bir hoş olur. Namazdan biraz daha fazla lezzet alır. Bu nedenle manevi seferberlik başlatarak mescitlerimizi şenlendirmek zorundayız. Unutmayalım ki bunun en büyük faydasını, hem bu dünyada hem de ahirette yine biz göreceğiz.

İsterseniz şöyle düşünelim: Evimize misafir ayak basmadığında, çoluk çocuğumuz kapımızı çalmadığında, bir akrabamız bizi ziyarete gelmediğinde neler hissediyorsak, camiler de öyledir. Rabbimizin “Şüphesiz ki mescitler Allah’ındır.” (Cin, 18) buyurduğu, Hz. Peygamber s.a.v.’in de “Allah Tealâ’nın en çok sevdiği yerler camilerdir.” (Müslim) diye ferman ettiği ibadethanelerimizi mahzun ve sahipsiz bırakmaya hiç hakkımız yok.

Yaratıcımız; “Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.” (Müslim) buyururken, sadece camilerin inşa edilmesini ve bakımlarının üstlenilmesini kastetmiyor elbette. Onların cemaatle canlı tutulmalarını da istiyor.

Hz. Peygamber s.a.v. “Evinizi kabre çevirmeyin, orada da namaz kılın.” (Buharî) buyurmaktadır. Bu nedenle teheccüd, kuşluk gibi nafile namazlarla evimizi manevi olarak süslememiz gerekir. Esasında güzel olan, namazın sünnetini evde kılıp, farza camiye gitmektir. Ancak ülkemizde ezanın okunmasının ardından sünnet kılınıp hemen farza durulduğu için, sünneti evde kılıp camiye farza yetişmek imkansızdır. Bu nedenle sünneti de camide kılmak uygun olur.

Tarihten Günümüze Cami

“Cami”, Arapça ‘cem’ kökünden gelir, “toplayan, bir araya getiren” manasındadır. Cami yerine çokça kullanılan “mescid” ise, secde edilen yer manasındadır. Kur’an’da ve hadislerde “cami” yerine “mescid” kelimesi kullanılmıştır. Yeryüzündeki ilk mescid, Mescid-i Haram, ikincisi ise Mescid-i Aksa’dır.

İslâm’ın ilk yıllarında Allah Rasulü s.a.v. baskı ve hakaretlere rağmen Mescid-i Haram’da Hacerü’l-Esved ile Rüknü’l-Yemânî arasında namaz kılardı. İlk müslümanlar Dârü’l-Erkâm’ı mescit haline getirmişlerdi. Ayrıca evlerinde, vadilerde gizlice ibadet ediyorlardı.

Rivayete göre, Hz. Ebu Bekir r.a. evinin bahçesine kendisi için küçük bir mescit yapmıştır. Şahsa özel olmakla birlikte, bir müslüman tarafından inşa edilen ilk mesciddir.

Hz. Ömer r.a. müslüman olduktan sonra müslümanlar Kâbe’de, yani Mescid-i Haram’da açıkça namaz kılmaya başlamışlardır. Ancak Mekke’de inşa edilmiş bir mescit yoktur. İlk muhacirler, Medine yakınlarındaki Kuba’ya geldiklerinde buraya bir mescit yapmışlardır. Allah Rasulü s.a.v. hicret esnasında Kuba’ya geldiğinde burada ilk Cuma namazını kıldırmış ve hutbe okumuştur.

Mescid-i Nebevî

Allah Rasulü s.a.v. Medine’ye geldiğinde bir yer satın alarak Mescid-i Nebevî’yi yaptırdı. İnşası esnasında kendisi de çalışmıştır. Caminin arka tarafında fakir sahabelerin barınması için Suffe adıyla bir yer ayrılmıştır.

Allah Rasulü s.a.v. müslümanların sayıları artınca mahallelerde ve kabilelerde mescitler inşa edilmesini emretmiştir. Kısa bir süre sonra Medine ve çevresinde birçok mescit yapılmıştır. Bu dönemde Medine’de on bir mescid mevcuttur. Vakit namazları bu camilerde kılınırken, Cuma namazı Mescid-i Nebevî’de kılınmıştır.

Fethedilen Yerlere Yapılan Camiler

İslâmiyet, Dört Halife zamanında doğudan batıya, kuzeyden güneye çok geniş bir alana yayılmıştır. Hz. Ömer r.a. döneminde Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî’de yenileme ve genişletme çalışmaları yapılmıştır. Ayrıca Hz. Ömer r.a. Mescid-i Aksa’da üç bin kişinin namaz kılabileceği bir cami yaptırmıştır.

Hz. Osman r.a. Mescid-i Nebevî’yi daha da genişletmiş, daha kaliteli bir malzeme ile yeniden inşa ettirmiştir.
Dört Halife döneminde fethedilen yerlerde, eski mabetler kısmen ya da tamamen camiye çevrilmiş yahut yeni bir cami inşa etmek için özel arazi tahsis edilmiştir. Barış yoluyla fethedilen yerlerde halkın canına ve malına dokunmadıkları gibi, kiliselere de karışmamışlar fakat antlaşma metnine cami için bir yer tahsis edileceği maddesini eklemişlerdir.

Yeni Kurulan Şehirlere Yapılan Camiler

İslâm toprakları genişleyince yeni yerlerin fethedilmesi ve fethedilen yerlerin muhafazası için özellikle askerî amaçla yeni yerleşim merkezleri kurulmuştur. Bunlar Kûfe, Basra ve Fustat şehirleridir. Kûfe, Hz. Ömer r.a.’ın emriyle, uzun bir araştırmadan sonra Sa’d b. Ebi Vakkas r.a. tarafından kurulmuştur. Şehir planında önce cami yeri tespit edilmiştir. Güçlü bir okçuya dört yönde oklar attırılarak bunların düştüğü yerin ötesine ev yapılmasına izin verilmiştir. Bu cami kırk bin kişiyi alabilecek büyüklükte inşa edilmiştir.

Hz. Ömer r.a., yeni yerleşim merkezlerinde bir merkez caminin ve kabileler için ayrı camilerin yapılmasını emretmiştir.

Emevîler ve Abbasîler döneminde de cami sayısı artmış ve mimarî olarak büyük gelişme göstermiştir. Hz. Muaviye r.a. döneminde Mescid-i Nebevî örnek alınarak birçok şehre yeni cami yapılmıştır.

Daha sonraki İslâm devletleri döneminde de her şehre büyük camiler yapılmaya devam edilmiştir. Osmanlılar döneminde cami inşasına büyük önem verilmiştir. Padişahlar, hanım sultanlar, vezirler, paşalar ve valiler birçok cami inşa ettirmişlerdir. Bu camiler sadece namaz kılınan yerler değil, aynı zamanda çevrelerindeki külliyeler ile bir kültür ve sosyal hayat merkezi durumundadır. Cami külliyelerinde medreseler, kütüphaneler, şifahaneler yapılmış ve camiler çok yönlü hizmet veren mekanlar haline gelmiştir.

Camilerde Ne Yapılır?

• Cami ilk başta ibadet yeridir. Huzur ve huşu ile doğrudan ibadet yapılabilen güvenli bir mekandır. Müminler burada toplu halde ibadet ederek İslâm’ın emrettiği birlik ve kardeşlik şuuruna sahip olurlar.

• Camiler bir eğitim-öğretim ve kültür merkezidir. Allah Rasulü s.a.v. bir seferinde mescide girer ve bir kısım insanların dua ve zikirle, bir kısmının da ilimle meşgul olduğu görür. “Ben öğretici olarak gönderildim” (İbn Mâce) buyurarak ilimle meşgul olanların yanına oturur.

Bu rivayet mescitlerin Asr-ı Saadet döneminde eğitim-öğretim alanındaki fonksiyonunu göstermek için yeterlidir. Yine Ashab-ı Suffe denilen sahabiler, Mescid-i Nebevî’de ilim tahsili görmüşlerdir. Buna da ilim meclisi adını vermişlerdir. Kadınlar için de mescitte bir gün tahsis edilmiştir. Nitekim Hz. Ömer r.a., mehir miktarına sınırlama getiren kararından bir kadının itirazı üzerine vazgeçmiştir.

Mezhep imamları camide yetişmişler ve buralarda ders okutmuşlardır. Ebu Hanife rh.a. camide ders okutur ve talebelerinin yüksek sesle müzakere etmelerine müsade edermiş. Yine İmam Şafiî rh.a. de mescitlerdeki derslere katılmış, daha sonra buralarda ders vermiştir. İmam Malik rh.a. Mescid-i Nebevî’de, Hasan Basri rh.a., Basra Camii’nde ilimle meşgul olmuşlardır. Daha sonraki asırlarda da bu böyle devam etmiş, medreseler camilerin civarına inşa edilmiştir. Osmanlı camileri de bu anlayışla inşa edilmiştir.

İslâm toplumlarında cami, alimlerin ve tasavvuf büyüklerinin halka ulaşma, vaaz ve sohbet etme yeri olmuştur.

• İslâm’ın ilk yıllarından itibaren camiler devleti idare merkezi olarak da kullanılmıştır. Allah Rasulü s.a.v. önemli kararları mescitte istişare yaparak almıştır.

• Camiler ilk dönemden itibaren halk ile yöneticilerin bir araya geldikleri yer olmuştur. Caminin Allah’ın evi olması ve her kulun burada eşit olması, müslümanlar arasında adalet duygusunu pekiştirmiştir. Allah Rasulü s.a.v. ve halifeler namaz öncesinde ve sonrasında halkın talep ve şikayetlerini dinlemişlerdir.

• İslâm’ın kendine has hukuk sistemi camilerdeki ders halkalarında öğretilmiştir. Allah Rasulü s.a.v.’in minberi, yanlış hukukî uygulamaların düzeltildiği bir yerdir. Buharî’nin aktardığına göre, Hz. Ömer r.a. minber yanında davalara bakmıştır. Birçok hakim de davalara camilerde bakmışlardır.

• Camiler cihat kararlarının alındığı yerlerdir. Allah Rasulü s.a.v. sefer öncesinde mescide gelmiş ve savaş dönüşü de mescide uğramış, daha sonra evine gitmiştir. Osmanlılarda da birçok merasim için camiler seçilmiştir. Sefere çıkan ordular önce camide toplanıp dualarla gönderilmiştir.

• Camilerin inşası ve bakımı İslâm toplumlarında ticaret ve istihdam için büyük öneme sahiptir. Cami inşası için gerekli malzemeler ve çalıştırılan işçiler geçimlerini buralardan sağlamışlardır. Aynı şekilde caminin ihtiyaçları için kurulan vakıflarda da birçok insan istihdam edilmiştir. Sadece Osmanlı şehirlerinde binlerce caminin olduğu düşünülürse, işin malî boyutu ortaya çıkacaktır.

Savaşta Bile Cemaat

Cemaatle namaz kılmak çok mühimdir. Kur’an-ı Kerim’de savaş esnasında bile (şartlar elveriyorsa) cemaatle namaz kılınması emrolunmuştur. “Korku namazı” denilen bu namazın nasıl kılınacağı aşağıdaki ayetlerde açıkça belirtilmiştir:

“Yolculuk ettiğinizde, inkârcıların size bir fenalık yapmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur. Zira inkârcılar size apaçık düşmandırlar. Ey Muhammed! (Savaş esnasında) sen içlerinde olup da namazlarını kıldırdığın zaman bir kısmı seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar; secdeyi yaptıktan sonra onlar arkanıza geçsinler; kılmayan öbür kısmı gelsin, seninle beraber kılsınlar. Tedbirli olsunlar, silahlarını alsınlar. Kâfirler size ansızın bir baskın vermek için silah ve teçhizatınızdan ayrılmış bulunmanızı dilerler. Yağmurdan zarar görecekseniz veya hasta olursanız silahlarınızı bırakmanıza engel yoktur, fakat dikkatli olun. Allah kâfirlere şüphesiz ağır bir azap hazırlamıştır. Namazı kıldıktan sonra, Allah’ı ayakta iken, otururken, yan yatarken de anın. Emniyete kavuştuğunuz zaman namazı tam erkânı ile eda edin. Namaz şüphesiz inananlara belirli vakitlerde farz kılınmıştır.” (Nisâ, 101-103)

Hz. Peygamber s.a.v. de düşmanla karşılaştığında namazlarını cemaatle kılmaya önem vermiştir. Abdullah bin Ömer r.a., Hz. Peygamber’in bir savaşta bunu uygulamasıyla ilgili olarak şunu anlatır:

“Allah Rasulü ile birlikte Necid tarafına doğru gazaya gitmiştim. Düşmanın hizasına geldik. Onlara karşı saf düzenine geçtik. Namaz vakti gelince Rasulullah Efendimiz s.a.v. bize kıldırmak üzere namaza durdu. Bir kısım sahabiler de onunla beraber namaza durdular. Diğer kısım ise yönünü düşmana çevirdi. Rasulullah kendisiyle birlikte olanlarla beraber rükûya vardı ve iki defa secde etti. Derken, beraber namaz kılanlar henüz kılmamış olan grubun yerlerine gittiler. Ötekiler de gelip Rasulullah’ın arkasında durdular. Rasulullah onlarla da beraber rükûya varıp iki secde etti. Sonra selam verdi. Ondan sonra, o iki grubun her biri nöbetleşe namaza durup kendi kendilerine birer defa rükûya varıp ikişer secde ettiler.” (Buharî)

Efendimiz’in Dilinden Cemaatle Namaz

• Bir kimse evinde güzelce temizlenir de Allah’ın farzlarından birini ödemek maksadıyla mescitlerden birine giderse, attığı adımlardan biri günahlarını siler, diğeri de onun derecesini yükseltir. (Müslim)

• Yatsıyı cemaatle kılan gecenin yarısını, sabahı da cemaatle kılan gecenin tamamını ibadetle geçirmiş olur. (Müslim)

• İnsanlar ezan okumanın ve namazda birinci safta bulunmanın ne kadar faziletli olduğunu bilselerdi, bunları kim yapacak diye kura çekerlerdi. Şayet camide cemaate erken yetişmenin ne kadar değerli olduğunu bilselerdi, birbirleriyle yarışa girerlerdi. Eğer yatsı namazı ile sabah namazındaki ecri bilselerdi, emekleyerek ve sürünerek de olsa bu iki namaza gelirlerdi. (Buharî)

Mazeretler

İnsanın cemaate gidememesi için bir özrünün olması gerekir. Bunlar özetle şunlardır:

• Camiye gitmeyi engelleyecek derecede havanın kötü olması. Aşırı sıcak, şiddetli yağmur, yürümeyi engelleyen sert rüzgâr gibi.

• Camiye kendi başına gidemeyecek derecede engelli olmak. Felçliler, tekerlekli sandalyeye mahkum olanlar, gözleri görmeyenler gibi.

• Hastaya refakat edenler.

• Camiye gidip gelirken canına kast edileceğinden korkanlar ile malına zarar verileceği endişesini taşıyanlar.

• İşverenin camiye gitmesine müsaade etmediği işçiler.

• Yolculuğa çıkmış olanlar.

Taha YILDIZ – Semerkand Dergisi , Mayıs 2010.


Bu yazı 2.174 kere okunmuştur.


Sosyal medya:



Bu yazıya yorum yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir