rss: yazılar

yönetici

Bir Müslüman Olarak Nezaket

0 yorum
Bir Müslüman Olarak Nezaket

İnsanlar yaşamak için çok çeşitli şeylere muhtaç olduklarından, bir arada bulunmak ve toplu olarak yaşamak zorundadırlar. Bu mecburiyetle en başta aile olmak üzere mahalle, köy, kasaba ve şehirler kurmuşlar, ortak bir kimlik etrafında millet denilen topluluğu meydana getirmişlerdir.

Bir arada yaşamak, ancak belirli bir düzen ve nizamla mümkündür. Yine belli ölçüde yardımlaşma ve dayanışma zorunludur. İhtiyaç duyulan her ne varsa ancak böylece elde edilebilir, huzur ve sükûn ancak böyle sağlanabilir, ebedi hayata böyle bir ortamda hazırlanılabilir.

Kainattaki her varlığa, her oluşa asıl ve sürekli bir nizam ihdas eden Rabbimiz, insan hayatının intizamı için de gerekli ilke ve kaideleri bir bir belirtmiş, dünya ve ahiret selametini bu esaslara riyayet etmeye bağlı kılmıştır.

Beşeriyet, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem a.s.’ dan itibaren bir taraftan vahyin şaşmaz rehberliğinde, diğer taraftan da kendi aklî ve tecrübî bilgisinin ışığında pek çok merhaleden geçmiş, nihayet Cenab-ı Hak en mükemmel kılavuz olmak üzere Kur’an -ı Hakim’i göndermiştir. Böylece insan hayatı hem dünyevî hem de uhrevî cephesiyle kemâl çizgisine ulaştırılmıştır.

İnsanı şeref ve haysiyetine yaraşır özellikte, pak ve selim fıtratına uygun bir hayata davet eden Mukaddes Kitabımız, bir arada yaşamanın vazgeçilmezi olan ahlâka ve adab -ı muaşerete dair hayatî önemi haiz ilkeler koymuştur.

Çağlar boyunca pek çok hukukî düzenlemenin, yüzlerce düşünce akımı ve felsefî sistemin insana yaraşır bir hakkaniyet çizgisine getirmek için çabaladığı insanlararası münasebetler, nihayet İslâm’la hakiki mihengini bulmuştur. İnsan hayatı İslâm’la kalite ve estetik kazanmış, insanlık İslâm’la nezaketi ve nezaheti öğrenmiştir.

. . .

İnsanoğlu doğduğu günden itibaren aktif bir şekilde çevresiyle münasebete girer. Bu münasebetler, kişinin içinde bulunduğu kültür ve toplum tarafından benimsenmiş kalıplara göre şekillenir. Buna kısaca adab -ı muaşeret diyebiliriz.

Yukarıda değindiğimiz gibi, adab -ı muaşeretin en büyük kaynağı dindir. Müslüman bir toplumda özellikle İslâm’dır, öyle olmalıdır.

İnsan, adab -ı muaşeret kaidelerine riayeti nisbetince yaşadığı toplumda kabul görür ya da toplumun tepkisine maruz kalır. Kişi, bu konuda dikkati nisbetinde , görgüsü ve nezaketi ölçüsünde seçkinleşir, örnekleşir. Esasen, özellikle nezaketin sadece insana mahsus olduğu, diğer mahlukat için mevzu bahis olmadığı dikkate alındığında, adab -ı muaşeretin insanlık gereği olduğu anlaşılır. Hele de başta Cenab -ı Mevlâmız’ın hukuku olmak üzere, bütün haklara riayetkâr oluşuyla öne çıkan mümin için vazgeçilmez bir özelliktir.

. . .

İnsanoğlu birbiriyle ve çevresiyle olan münasebetlerinde nazik ve adaba riayetkâr olursa, toplum hayatı güzelleşir, bir ahenk ve nizam içinde devam eder. Oraya huzur, sükûn ve refah gelir.

Bunun tam aksine, bir toplumda ilişkiler bozuk, insanların birbirine davranışı kaba ve özensiz olursa , başka bir huzursuzluk kaynağı aramaya gerek yoktur, bu kabalık ve özensizlik onlara yeter. Böyle toplumların üzerinden rahmet eksilir, bereket kalkar. İnsanların bibirine saygısının olmadığı yerlerde toplum yapısı çözülür, yardım ve dayanışma ahlâkı unutulur, türlü çeşit zorbalıklar ortaya çıkar.

Bu tarz umumi bozukluk içinde fertlerin iç dünyası, maneviyatı da büyük risk altındadır. Herkesin birbirine bağırıp-çağırdığı, kimsenin kimseyi sahiden önemsemediği, muhabbetin yerini hoyratlığa bıraktığı yerde hangi maneviyattan söz edilebilir?

Nezaket ya da kibarlık en insanî hasletlerden biridir ve iki kaynaktan beslenir. Bunlar hürmet ve muhabbettir. Saygı ve sevgi de diyebiliriz. Başkalarına gösterilen saygı ve sevginin, insanın kendine saygısı ve kendi fıtratına sevgisi ile yakından irtibatı vardır.

Zerafet ister fıtrî olsun, isterse terbiye sonucu kazanılmış olsun, ancak tevazu ahlâkı ve sadelikle bir arada mükemmelleşir. İnsana yakışan, muteber ve makbul olan edep ve hayâ halidir ve bu ikisi Rabbimiz’in en büyük ikramlarındandır. Her hususta olduğu gibi nezakette ifrat ve tefrit sadeliği bozar. Edep ve hayâ bu noktada samimiyetin ve dengenin korunmasını sağlar.

Yiyecek, giyecek ve hayatın başka alanlarında itidali muhafaza etmek, nezaketin kaçınılmaz bir gereğidir. Kibar bir insan, iyi yemeyi, iyi giyinmeyi, iyi eğlenmeyi elbette sever, fakat bütün bunlarda edep ya da adab -ı muaşeret neyi nasıl gerektiriyorsa öylece davranır.

Nezaketli insan cemiyet içine kendini aleme göstermek için değil, orada bulunması gerektiği için gider. Oradaki varlığının başkalarına iyi mi, kötü mü geldiğinin muhasebesini yapar, duyarlı davranır. Davet edilmediği yere gitmez, davet olunduğu yere de gitmemezlik etmez. İma ile veya doğrudan kendinden bahsetmez, yapıp ettiklerini ulu-orta herkese söylemez. Verdiği sadakayı, yaptığı iyiliği göstermez, gösterilmesinden hicap duyar. Çok iyi bilmediği hususlarda susar, bilse de mecburiyet yoksa öne atılmaz. Büyüklerine hürmetkâr, akranları ile iyi geçimli, küçüklere şefkatlidir. Üstü daima temiz ve muntazamdır. Güleryüzlü ve misafirperverdir. Yanına gelen ondan memnun ayrılır. Fakir olsa da kıskanç değildir. Çok vefakârdır. Ailesini, akrabasını sever, onların sıhhat ve afiyetlerine önem verir. Din, devlet ve ailevî vazifelerinde asla lakayt davranmaz. Diğer insanların menfaati için, zorluklara katlanarak bile olsa, hizmetini esirgemez. Kusurları araştırmaz, aksine örter, kendini hatalı görür.

Kişinin bu zerafet ve nezaket libasına bürünebilmesi bir terbiye işidir. Aile, okul, içinde yaşanılan ortam bu noktada son derece önemlidir. Fakat daha önemlisi kişinin kendini terbiye etmesidir. “Ne yapalım, biz böyle gördük, böyle geldik!” diye düşünmek geçerli bir mazeret değildir. Her insan olgunlaşmakla yükümlüdür ve bunu gerçekleştirecek donanıma sahiptir.

. . .

İnsanın kendine, başka insanlara ve nihayet bütün varlıklara karşı nezaketinin en temel ve sağlam başlangıç noktası, yeryüzünde Cenab-ı Hakk’ın halifesi olarak yaratılmış olduğu gerçeğidir. Bunun anlamı insan varoluş bakımından asildir, seçkindir. O halde asil ve seçkin davranmalıdır.

Diğer taraftan bir kuldur o. Hangi makam ve mevkide, ne zaman ve nerde olursa olsun, asla başıboş değildir. Sahibi vardır, itaatkâr ve mütevazi olmak zorundadır.

İnsanoğlu, her şeyden önce insanlığına halel getirmeden, kendi şeref ve haysiyetini incitmeden, dünya ve ahiret saygınlığını muhafaza ederek yaşamalıdır. Unutmamalıdır ki, davranışlar kalbin yansımasıdır.

Zerafet ve nezaket müminin halidir, öyle olmalıdır. Allah’ın kullarını O’nun hatırına saymak ve sevmek, O’nun rızası için hizmet etmek… Bu, nezaketin en büyüğüdür ve başta peygamberler olmak üzere evliya-yı izamın nezih ahlâkıdır.

Rabbimiz’in tevfik ve inayeti ile…

Mübarek Erol – Semerkand Dergisi


Bu yazı 2.388 kere okunmuştur.


Sosyal medya:



Bu yazıya yorum yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir