rss: yazılar

yönetici

Bir Denge Arayışı

0 yorum
Bir Denge Arayışı

İnsan, maddi ve manevi olmak üzere iki ana unsurdan meydana gelir. Maddi yönüyle, yani bedeniyle büyür, gelişir, hareket eder. Manevi yönüyle, yani ruhuyla da sever, ister, nefret eder.

Her iki unsurun da ihtiyaçları, istekleri vardır. Bedenimizin yemek, içmek, sağlıklı, güçlü olmak ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçların karşılanmaması onun zorlanmasına, rahatsız olmasına yol açar. Ruhumuzun da huzura, manevi hazlar yaşamaya ihtiyacı vardır. Bu durum insan üzerinde bir baskı oluşturur ve ihtiyaçların karşılanmasına sevk eder.

İnsanoğlunda ruh ve beden, madde ve mana tam bir denklik içinde birbirleriyle münasebettedir. Ruhunu, maneviyatını terk edip yalnızca bedeninin isteklerine uyan kişiler, kendilerini insan yapan dengeyi kaybetmekte ve bedenin istek ve zevklerine köle olmaktadırlar. Buna karşılık maddi ihtiyaçlarını hiç düşünmeyenler ise miskinlikle, tembellikle hayatlarını boşa harcayıp diğer insanlara muhtaç bir halde yaşamaktadırlar.

Bu madde ve mana dengesinde bir tarafa ağırlık verir, diğerini ihmal edersek, insan hayatında bozulma ve huzursuzluk meydana gelecektir. Yaratılışımızdaki denge insana Rabbinin sunduğu büyük bir nimettir ve bu nimetin hakkının verilmesi, korunması gerekir.

İnsanın kendisindeki ve bütün dünyadaki huzursuzlukların ve sıkıntıların başlıca sebebi, madde ve mana, ruh ve beden, dünya ve ahiret gibi bir bütünü tamamlayan yönler arasındaki dengeyi sağlayamamaktır. Müberra dinimiz İslâm işte bu noktada oluşan dengesizliği gidermekte, madde ile manayı, dünya ile ahireti bütüne dahil etmektedir.

Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Allah’ın ahirette vereceği nimetleri iste. (Bununla beraber) dünyadaki nasibini de unutma.” (Kasas, 77). Dinimiz insana dünya nimetlerini yasak etmiyor, itidalle istifadeyi emrediyor. Diğer bir ayet-i celilede: “Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı temiz ve güzel şeyleri nefslerinize haram kılmayın ve haddi de aşmayın. Zira Allah haddi aşanları sevmez.” (Maide, 87) buyurulmuştur.

Helal kılınan iyi ve temiz şeyleri kullanmayı kimse haram kılamaz, yalnız bunlarda da sınır vardır. Dünya nimetlerinde haddi aşmak, başka haklara tecavüz etmek, dengeyi bozmak yasaktır. Dünya ile ahiret, madde ile mana arasındaki denge insanı kurtaracaktır. İslâm, dünya ve ahiret görüşü ile her iki kutup arasında itidali, orta yolu seçmiştir.

İçinde bulunduğumuz dünya hayatından daha faziletli ve hayırlı bir hayata inanmak, maddenin tahakkümü ile ızdırap çeken ruhlara tesellidir. Gelen musibetler ne olursa olsun, mümin, iç bütünlüğü ile her güçlüğü yenmeye muktedir olacaktır. Bunun içindir ki dinimiz insanı daima daha iyi, daha faziletli, daha üstün bir hayata yükseltmeyi temin eder. Madde, dünya vasıtasıdır, gaye değildir. Fakat onu terk etmekle değil, onu kullanarak, sahih, düzgün bir hale getirerek, ilerideki mutlu ve ebedi bir hayata kavuşulur.

Dünya ve ahiret mevzusunda genellikle düşülen bir hata ve yanlış anlama şudur: Dünyanın ve dünyalığın öneminin olmadığı, sadece ahirete çalışmak gerektiği, İslâm’ın dünyayı yerdiği, değersiz diye isimlendirdiği zannedilir. Katiyetle bilinmelidir ki, İslâm’ın kerih (nâhoş) gördüğü, hayatının devamına, ahiretin kazanılmasına vesile olan dünya değildir. Bilakis bu çeşit dünyaya sarılmamız emredilmiştir. Bütün mali ibadetlerin (zekât, hac, kurban, sadaka vs.) yapılabilmesi için zaruri olan dünya budur. Bu çeşit dünya ahireti kazanmaya sebep olur. Yeter ki ona muhabbet edip gönül bağlanarak kalben hasta olunmasın.

Dünyayı sevmemek, gönül vermemek, tamamen dünyadan el etek çekip bir mağaraya girerek ibadet etmek manasına gelmez. Müslüman elbette çalışacak, diğer insanlarla bir araya gelip iş yapacak. Tabii ki dünya ve işleri de kulun dinini yaşamasına engel olmayacak, ahiretini kazanmasına engel olmayacak, Rabbini unutmasına sebep olmayacak. Bütün bunların aksine dünya, Rabbimizin muradı doğrultusunda dinimizi yaşamamıza bir araç, bir vesile olacak.

Kalbinden Allah Tealâ’nın sevgisini çıkarıp yerine dünya sevgisini koymamalıdır. Bu tıpkı şuna benzer: Bir geminin yüzebilmesi, yol alabilmesi için su lazımdır. Fakat bu su geminin içinde değil dışında olmalıdır. Eğer geminin içine su girecek olursa, hemen çok büyük gayretlerle bu su gemiden tahliye edilir. Zira giren su çoğaldıkça gemiyi batırır. Dışında ise su ne kadar çok olursa olsun bir zarar vermediği gibi, daha iyi yüzmesini, yol almasını, menziline daha kısa sürede varmasını sağlar. İşte dünya sevgisi, mal mülk sevgisi içimize, kalbimize girmemeli ki helak olmayalım.

Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz: “Dünya lanetlenmiştir, içindekiler de lanetlenmiştir. Fakat Allah için olanlar müstesna.” ve “Eğer dünya Allah’ın nazarında bir sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı, tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” (Tirmizî) buyuruyorlar. Evet, dünya bu bakımdan değersiz ve kıymetsizdir, lakin ahireti kazanmak bakımından çok değerlidir. Cennet burada kazanılır. Burada yapılan salih amellerle ahirette huzur bulunur, orası âbâd olur, aksi takdirde berbat olur.

Dünya, Hak’tan başka, Hakk’ın sevgisine engel, perde olup gölge düşürecek her şeydir. Kerih görülen bu manadaki dünyanın tasavvuf dilindeki karşılığı “mâsivâ”dır. Ahirete yardımcı ve vasıta olan dünya ile Hakk’a engel, perde olan dünya iç içedir. Mühim olan hayra ve Hakk’a vasıta olan dünyayı, şerre vasıta olan dünyadan ayırt edebilmek, çıkarabilmektir. Naklî delillerde bu ciddi vazife sık sık hatırlatılmaktadır.

Rabbimiz ayet-i celilede: “Bilin ki dünya hayatı oyun, oyalanma, süslenme, aranızda övünme, daha çok mal ve çocuk sahibi olma davasından ibarettir.” (Hadid, 20) buyurmaktadır. Dünyanın bir imtihan yeri olduğu, bu alemde süse aldanmayıp, hayrı şerden ayırmak gerektiği Mevlâmızın üzerinde önemle durduğu bir husustur. “Dünya hayatı sizi aldatmasın.” (Lokman, 33) ilâhi ihtarı bu hakikati anlamamız için bizleri ikaz etmektedir.

Bütün bu delillerle yerilen dünya, ahirete perde, Hakk’a yakınlık yolunda kalbin önüne dikilen her türlü engeldir. Kütle ve hacim itibariyle gözümüzün önünde duran bu şehadet alemi değildir. Yerilen ve kerih görülen, Allah’ın düşmanı olarak vasışandırılıp sakınmamız gerektiği emredilen dünya, Hak yolunda her türlü engeli ifade eden bir tabirdir.

Dünya ve ahiret tevazünü, dengesi hususunda sâdât’ın tavsiyelerinden biri, “Halk arasında Hak ile beraberlik” tir. Müslüman, dünyasında da mahir olmalıdır. Gavs-ı Kasrevî k.s. Hazretleri bir sohbetlerinde “Dünyasında mahir olan ahiretinde de mahirdir.” buyurmuştur. Zamanımızın irşat kutbu Gavs-ı Zaman da “Dünya ve ahiret yolu düz bir otoyol gibidir. Mümin bu otoyolda istikamet üzere yol almalıdır.” buyurmuştur. Zaten Fahr-i Alem s.a.v. de öyle buyurmuyor mu: “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışın.”

Mevlâmız bizlere dünya ve ahiret sadetine ermeyi nasip eylesin -âmin.

S. Mübarek Elhüseynî, Semerkand Dergisi, Ağustos 2007.


Bu yazı 668 kere okunmuştur.


Sosyal medya:



Bu yazıya yorum yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir