1. Nefsin Terbiyesi

Hz. Mevlânâ, Mesnevî-i Şerif te şöyle buyurur:

“Lokman (a.s) pak, musaffa, gece-gündüz işinde çevik, atik bir köle değil miydi?” 12

Lokman (a.s) aslen Habeşli olup Davud Peygamber’in (a.s) muasırıdır. Benî İsrail arasında bulunmuş, hakîm, âlim bir mübarek zattır. Onun resul de veli de olabileceği söylenmiş; peygamber olduğuna dair kesin bir malumat verilmemiştir. Ancak Kur’an’da adı geçer ve “Lokman sûresi” vardır.

Lokman (a.s), önce köle idi, satıldı. Satın alan efendisi, onun fazilet ve kemalâtını gördü. Lokman’ı (a.s) kendi oğullarından bile değerli tuttu. Onu çok mühim gördüğü, değer verdiği işlerde kullandı. Çünkü Hz. Lokman köle olmakla beraber, nefsin hevasından kurtulmuş biriydi; yani aslında köle değil efendi idi. (Sf.51) Esas olan da bu değil midir? İnsanların köle veya efendi oluşu, dünyalık hal ve durumu ile alakalı değil Allah katındaki makbul bir insan oluşu ile ölçülür. Lokman (a.s) o günkü haliyle bir köle olmasına rağmen hakikatte ilim, irfan ve hikmet sahibi bir zat idi. Burada kölelikten murat nefsin kölesi olmaktır. Hz. Mevlânâ bunu anlatmak için şu kıssayı bildirmiştir:

“Padişahın biri, konuştuğu bir şeyhe, ‘Sen benden in’am/nimete kavuşma ve ihsana dair bir şey iste/dile benden ne dilersen’ dedi. Şeyh de ona şu karşılığı verdi: ‘Benim senden bir şey dilemem mümkün değildir. Ey padişah! Bana böyle bir teklifte bulunmaya nasıl cüret ediyorsun? Benim hakir iki kölem var; sen ise o iki kölenin emrindesin’ dedi. Padişah şaşkınlıkla sordu: ‘Ey şeyh, o iki köle kimlerdir?’ Şeyh, ‘Bana köle olanın biri gazabım diğeri de şehvetimdir. Halbuki gazap ile şehvet senin sultanındır. Çünkü sen onların kölesisin’ dedi.

Muhteremler!

Hakikatte insanın asaleti ve efendi olabilmesi nefsinin köleliğinden kurtulabilmesi ile ortaya çıkar. Onun için Hz. Mevlânâ ‘Asıl sultanlık, nefsanî sıfatlara meyletmemek, çirkin sıfatlardan uzak olmak, ay ve güneş gibi kimseye merbut/bağlı olmamaktır. Eğer kendisi mânevî bir hazine sahibi ise başka bir sultanı “Dile benden ne dilersen” demesine ihtiyacı yoktur.’

Padişahın teklifi şeyhin hiç de hoşuna gitmedi. Bir mürşid-i kâmil dünya padişahından ne medet umar! Hiçbir şey… Allah Teâlâ, yerindeki sevgililerini öyle aziz kılmıştır ki, binlerce padişah onların eteklerini tutmaktan şeref duyarlar.

Şeyh Ebû Bekir Şiblî hazretleri (k.s) iki kanatlı idi. Bir kanadı ile Devamend emiri yani valisi, diğer kanadı ile tam kırk küfe dolusu hadis okumuş bir hadis âlimiydi. Onun kemalât yoluna intisabı şöyle oldu:

Ebu Bekir Şiblî hazretleri, Devamend emiri iken, kendisine Rey amiri vasıtasıyla halifenin huzuruna davet edildiğini bildiren bir mektup gelir. Rey emiri ile birlikte Bağdat’taki halifenin huzuruna varırlar. Her iki emire de hil’at/sultanların giydiği kürklü bir çeşit pelerin hediye edilir.(Sf.52) Tam halifenin huzurundan ayrılırlarken Rey emirinin aksıracağı tutar. Aksırdıktan sonra da hil’atinin etek ucuna ağzını, burnunu siler. Bu olayı derhal halifeye yetiştirirler. Halife emir verir: “Derhal emirin hil’atini çıkarın, ensesine vurun ve emirlik görevini alın.”

Devamend emiri Şiblî hazretleri durumu öğrenince aklı başına gelir, düşünür. Derhal halifenin huzuruna çıkarak istifasını verir. Halife, neden böyle yaptığını sorar. Ona şöyle cevap verir:

“Ey halife, sen Allah’ın yarattığı bir kul yani mahlûk olduğun halde, kadri kıymeti malum bulunan hil’atine yapılan saygısızlığı hoş karşılamadın. Ben de bu davranışı hoş karşılamadım. Ben, âlemlerin padişahı olan Allah Azîmüşşân’ın ihsan etmiş olduğu marifet ve muhabbet hil’atini almışım. Onun ebedî saadetine ulaşmak için ben Allah’a kul olacağım. Onun için emirlikten vazgeçiyorum.”

Muhteremler!

Saltanatlar gelip geçici, mülk ise Allah’ındır. Şu ceset emanettir. Emanet olan mülkün, hapşırık yüzünden katledilmesi ne büyük bir gaflettir. Şeyh, padişaha ne buyurdu:

“Benim iki kölem var. O iki köle ise sana âmirdir. Onlar da şehvet ve gazaptır.”

Şu halde enaniyeti yutmadıkça, şehvet ve gazap kuvvetini Allah’ın emrettiği itidal derecesinde kullanmadıkça, insanın aziz olması mümkün değildir. Velev ki insan cihan padişahı olsun. Bu iki kuvvet bir kimseye hâkimse, o insan köle demektir. Öte yandan Lokman (a.s) gibi bir kimse, bu iki kuvvete hâkim; ancak köle ise de o aslında efendi sayılır.

Ebû Bekir Şiblî hazretleri, kurtuluşun Allah dostlarında olduğunu anlayarak, Bağdat’taki Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin dergâhına geldi. Dünyadaki mertebesine göre izzet ve ikramla karşılanması gerekirdi. Çünkü büyük bir hadis âlimi ve aynı zamanda vali idi. Peki, nasıl karşılandı? Ebû Bekir Şiblî, Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine:

- Sizin yanınızda meşhur bir cevher varmış. Bunu, ya bana hediye edin veya satın, dedi.(Sf.53)

- Satacak olsam bedelini ödeyemezsin. Hediye edecek olsam kolay kazanılmış malın kıymeti olmaz. İkisi de sana uymaz, dedi. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri.

- Öyleyse ne yapalım?

- Git, bir yıl kibrit sat, dedi.

Ebû Bekir Şiblî hazretleri bir sene kibrit sattı. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri bir yılın sonunda ona:

- Bu iş ticaret ve şöhret kapısıdır. Şimdi git, kapı kapı dolaşarak dilencilik yap, buyurdu.

Ebû Bekir Şiblî hazretleri:

- Sem’an ve taaten/işittim ve itaat ettim, dedi.

Ve dilenciliğe başladı. Hadis âlimi bir vali hiç dilenci olur mu?

Demek ki, Ebû Bekir Şiblî hazretlerinin bedeninde ve ruhunda Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin gördüğü mânevî bir illet/hastalık var. Bu yolda hem izzet sahibi nefsi beslemek hem de ârifibillah olmak yoktur.

Onun için Ebû Bekir Şiblî hazretleri (k.s) Bağdat’ta bir yıl dilencilik yaptı. Çalmadık kapı, geçmedik sokak bırakmadı. Sonunda artık kimse bir şey vermez hale geldi. Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine durumunu anlattı:

- Sultanım, önceleri biraz verdiler ama şimdi hiçbir şey vermiyorlar dedi.

- Şimdi kendi kıymetini/değerini artık bildin mi? Hani sen emir idin otuz yıl hadis okumuştun; bak şimdi bir metelik bile etmiyorsun. Onun için şu dünyaya bel bağlama; ben, sende halâ makam ve şöhret izlerini görüyorum: Bir sene daha dilencilik yap.

Ve böylece Ebû Bekir Şiblî hazretleri bir sene daha dilencilik yaptı. Artık onun nefsi, yere atılmış peçete/mendil gibi oldu. Anladı ki hiç bir izzet bâki/ebedî değildir. Emirlikten ve ilimden gelen gururu dört senede temizledi. Sonra Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine mürid oldu.(Sf.54)

İnsanlar kendilerinde mânevî bir hazine olduğunu zannederler. Hakikatte varlık, kendine güvenme, nefsini sevmek, şeytana uymak halleri insanın en büyük düşmanlarıdır. Lokman’ın (a.s) efendisi aslında onun efendi, kendisinin de onun yanında köle değerinde olduğunu biliyordu. Ancak görünüşe göre Lokman (a.s) onun kölesiydi.

Böyle ters haller dünyada her zaman görülür ve olmaya da devam edecektir. İnsanların nazarında cevher ve kıymet sanılan niceleri Allah Teâlâ’nın katında kırık cam parçası gibidir. Sen, insanların sana verdiği kıymete göre kendine paha biçme. Sen, insanların sana verdikleriyle övünme. Sen, senin müktesep/çalışılarak kazanılmış hakkın olan malına, mülküne güvenme. Bunlar gelip geçici emanet nesnelerdir. Onun için, “Her şeyin değerini erbabı bilir” denilmiştir. Altının kıymetini kuyumcu, incinin değerini mücevherci, bülbülün değerini gül, Kanber’in değerini Hz. Ali (r.a) bilir. Kanber, Hz. Ali Efendimiz’in (r.a) kölesi idi. Dünya kıymetleri gelip geçicidir. Allah katında hakiki değerler değildir. Bunun misalini Hz. Mevlânâ, Mesnevide şu kıssa ile anlatıyor:

“Horozun biri, çöplükte eşinirken bir inci ile bir yakut buldu. İnciye de, yakuta da güldü ve şöyle dedi:

Ey inci, ey yakut! Şaşarım, insanlar senin neyine itibar ederler! Vallahi ikinizin yerine iki arpa tanesi olsaydı benim için çok daha kıymetli olurdu!”

Anlaşılıyor ki kıymet isteğe göredir. İşte dünya böyledir; kimimizin kıymet verdiği şeyler kimimizin yanında beş kuruş etmez. O halde ebedî inci olan Allah’ı tanımaktan başka marifet yoktur. Hakiki efendilik marifeti tanımak ve bilmektir. İnsanın vali, paşa, doktor, tüccar olması hep emanettir. İnsan bu sıfatları kabre götüremez. Onun için emanettir.

Dikkat edilirse, ârifler meselelere bizim idrakimizin dışında farklı bir gözle, nuranî gözle bakıyorlar. Hz. Mevlânâ buyuruyor: “Senin şu dünyada gördüğün itibarlar elbisedir. Avam kıyafetinde bulunan nice ârifler olduğunu unutma!” (Sf.55)

Allah adamları her işe hakikat gözü ile nazar ederler. Nitekim hadis-i şerifte buyurulmuştur ki:

“Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah’ın nuru ile bakar. Onlar kalplerin casuslarıdır” 13

Davud (a.s) ilâhî bir mucize eseri olarak, demiri elinde hamur gibi yapardı. Bir defasında halkalar yaptı, halkaları birbirine taktı, farklı/müteaddit şekiller verdi. Lokman da (a.s) seyrediyordu. Kendi kendine dedi: “Halkaları birbirine ekleyip ne yapıyor? Sorayım mı yoksa sabredip bekleyeyim mi?”

Allah Teâlâ sabırla her hakikati gün yüzüne çıkarıyor. O da sormadı. Davud (a.s) halkaları birbirine ekledi, bir elbise şekline getirdi, sonra sırtına giydi ve dönüp Lokman’a (a.s) şöyle dedi: “Ey Lokman! Bu ne güzel bir harp elbisesidir. Bunun adına zırh derler!”

Bunun üzerine Lokman (a.s) “Sabır ne güzel bir devlettir ki her müşkülü aşmaya sebep olur” diye düşündü.

Lokman’ın (a.s) efendisi, her yemekte kendisini yanına çağırır, yemeği önce Lokman’a ikram eder, sonra onun artığını yerdi. Onun artığının kendisine şifa olacağını düşünürdü.

Bir gün Lokman’ın (a.s) efendisine hediye olarak bir kavun geldi. Her zaman olduğu gibi kavunu önce Lokman’a (a.s) yedirdi. Hz. Lokman kendisine sunulan dilimleri bal yer gibi büyük bir lezzetle yedi. Efendisi ona tam on yedi dilim kavun verdi. Bir parça kaldı. Onu da efendisi yemek istedi. Ağzına almasıyla kavunun zehir gibi olduğunu gördü. Öyle acıydı ki dili kabardı, boğazı şişti. Acının tesiriyle bir müddet kendinden geçti. Kendine gelince Lokman (a.s) sordu:

- Ey cihanın şahı! Bu kadar acı şeyi memnuniyetle nasıl yedin? Neden acı olduğunu söylemedin? Bu kadar işkenceye neden katlandın? Lokman (a.s): (Sf.56)

- Ben senin nimet veren elinden o kadar çok ikramlar gördüm ki, yüzümü buruşturmaya bile gönlüm razı olmadı. İlk defa acı bir şey yediğim için seni haberdar etmeye sıkıldım. Bu güne kadar vücudumun her cüzü senin nimetlerinle dolmuştur. Bu acıdan şikâyet etseydim, bu güne kadar yemiş olduklarıma nankörlük etmiş olmaz mıydım? Senin bana ikram ve lütfundan, acılar muhabbet ve şifa olmuştur.

Muhteremler!

Bu muhabbet irfan/kalp ilmi ile olur. Muhabbetsiz ve irfansız bir kimse muhabbet tahtına oturamaz. Düşünecek olursak, Allah Teâlâ hazretlerinin sonsuz nimeti ile nimetlenmekteyiz. Sağlık, mutluluk, servet hep Onun ikramıdır. Aile, çoluk çocuk da O’nun takdiri iledir. İşte bu yüzden, başımıza küçük bir musibet gelse, Allah’ın sayısız nimetlerini unutmayıp, yüzümüzü dahi buruşturmamamız lazım gelir.

Allah Teâlâ, yine Kur’ân-ı Kerîm’de Musa (a.s) hakkında:

“Musa yiğitlik çağına erip olgunlaşınca Biz ona hikmet ve ilim verdik. Biz iyilik edenleri işte böyle mükâfatlandırırız” (Kasas, 28/14) buyurmaktadır.

Sadece bizim anladığımız gibi zahirî bilgi ile gerçek ilim ve irfan bulunmaz. Şeytan da ilim sahibi ama imansız olduğu için ne âlimdir ne de âriftir! Onun için nice âlimler, iman sahibi olmak için mürşidlere mürid olmuşlardır.

Allah Teâlâ bir cahili veli ederse yani kendine dost edinirse onu ilimsiz bırakmaz. Ümmîdir; evet zahir ilmi yoktur ama irfan sahibidir. Her ilimden ruhanî olarak haberdardır. Allah onu kalbine ilka/ilham eder. Onun için “Ben bir veli gördüm, cahildir” demek yanlıştır. Çünkü cahil sözü, hidayetle dalâleti ayıramayan kimseler için söylenir.

Zünnûn-i Mısrî hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Ben nice yerler gezdim, nice mânevî hal gördüm. Ondan sonra Allah’ıma teslimiyetten başka çare bulamadım. (Sf.57) Bir misal vereyim; bana “Şu dağa git” dediler. Dağa varınca bir tekkenin kapısında duran bir derviş gördüm. Bir ayağı tekkenin kapısının içinde, diğer bir ayağı ise kapının dışında idi. Dışarıda olan ayağı kesilmişti. Selâm verdikten sonra dervişe sordum:

- Bu ne haldir? Ne dışarı çıkıyor ne içeri giriyorsun. İçerideki ayağın sağlam, dışarıdaki ayağın kesik; sanki bir odun gibi!

- Bu hal, benim nefsime verilmiş bir cezadır. Ben, otuz sene bu dergahta ibadet ettim. Bir gün buraya bir kadın geldi. Gönlüm o kadına meyletti. Kadın giderken şu kesik ayağımı dışarıya attım bana ilâhî hitap ulaştı: ‘Hiç utanmıyor musun? Otuz senedir yüce Allah’ın dergâhında ibadet etmektesin. Fani bir kadının peşinden şeytana uymuş gidiyorsun!’ Ben de dışarıdaki ayağımı bedenimden ayırdım. İçerideki ayağımla da içeri giremedim. Şimdi günahımdan ötürü Allah bana ne yapacak diye beklemekteyim!

Biraz daha tepede bir başka âbid olduğunu söylediler. Dağ çok dik olduğu için oraya çıkamadım. Onunla ilgili olarak bana anlatılan şöyle idi:

Tepedeki âbid çok ibadet ehli imiş. Bir gün, yanına gelen bir ziyaretçi ile rızkın sebebine dair münakaşa/münazara etmişler. Ziyaretçi şöyle demiş: ‘Rızık sebeplerle gelir. Yoksa Allah rızkı göndermez.’ Abid ise şu karşılığı vermiş: ‘Allah dilerse sebepsiz de verir. Yemin ediyorum insan eli değmiş hiçbir şey yemeyeceğim!’ ve birkaç gün hiçbir şey yememiş. Allah Teâlâ bir arı topluluğu göndermiş. Allah’ın kudreti ile arılar derhal bal yapmış. Ve o âbid yalnızca bal yemiş.”

Daha sonra ben bir yere geldim: Orada bir kuş gördüm; ağaca konmuş. Dikkat ettim; iki gözü de kördü. ‘Acaba nasıl besleniyordu’ dedim. Bunu görebilmek için beklemeye koyuldum. Ağaçtan yere indi ve ayağıyla toprağı eşeledi. İki kavanoz çıktı. Biri altından, diğeri de gümüştendi. Altın kavanozda ak susam, gümüş kavanozda ise gül suyu vardı. Ak susamı yedi, gül suyunu içti ve tekrar ağaca kondu. Kavanozlar da ortadan kayboldu dedim: ‘Ya Rabbi, ben bildim ki kudretsenin elindedir.(Sf.58) Sen istemedikçe hiçbir şeyin tahakkuk etmesi mümkün değildir.”‘

Yine bir defasında Zünnûn-i Mısrî hazretlerine çok zengin bir genç geldi. Ona 100.000 altın miras kalmıştı. ‘Ben bu serveti senin hizmetinde harcamak istiyorum’ dedi. Ergenlik çağına erişip erişmediğini sordu. Henüz bülûğa ermemişti. ‘Bu durumda senin malını harcamak caiz olmaz. Bülûğ çağına erişince gel, ben seni müridliğe kabul ederim’ buyurdu.

Genç, ergenlik çağına gelince Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin elini tuttu, biat etti. Ondan sonra yüz bin altını da Hz. Zünnûn (k.s) fakirlere dağıttı. Aradan bir müddet geçti. Sonra o genç şeyhe şöyle dedi: “Yüz bin altınım daha olsaydı da, size hizmet etseydim. Keşke o paralarım bitmeseydi de biraz daha kalsaydı.” Hz. Zünnûn’un gönlü incindi. “Bunun gönlü halâ paradadır” diye düşündü. Sonra ona sordu:

- Sofi, senin nazarında dünya nasıl bir şeydir? Benim nazarımda dünya yerdeki toprakla kum gibidir. Ben bunu sana göstereyim. Aktardan üçer dirhem şu şu otlardan al da getir.

Sofi aktara gitti. Söylenenleri aldı getirdi. Zünnûn Mısrî hazretleri onları havanda ezdirdi, yağa batırttı, hamur yaptırdı. Sonra hamuru üçe böldürdü. Topak hale getirdi. Her birine iğneyle delikler açtırdı. Sonra onlara nefes verdi, üfürdü. O topaklar, Allah’ın kudretiyle üç yakut oluverdi. Onları pazara götürmesini ve değerlerini öğrenip gelmesini söyledi. Genç pazara gitti. Her birine yüz bin altın değer biçtiler. Zünnûn (k.s) gence şöyle dedi:

- Allah Teâlâ bunları mücevher yaptı. Bunlar hâlâ benim gönlümde topraktır. Şimdi onları havana koy ve döv. Sen zannediyor musun, biz para bulamadığımızdan dolayı aç kalıyoruz ve zengin malı yiyoruz! Onları hayır olsun diye yiyoruz. Dövdüğün tozu getir. İşte üç yüz bin altınlık mücevher toz oluverdi. Benim gözümde mücevherle toprak birdir!

Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin bir kız kardeşi vardı. İrfan sahibi bir hanım idi. Bir gün, (Sf.59)

“Üzerinizdeki bulutla sizi gölgelendirdik. Kudret helvası, bıldırcın indirdik”(Bakara 2/57) âyetini okudu:

-Ey Allahım! İsrail oğullarına kudret helvası ve bıldırcın gönderdin. Ümmet-i Muhammed’e niye vermezsin? Azametine yemin ederim kudret helvası ve bıldırcın yağdırmazsan, ayakta dururum, bir daha oturmam, dedi.

Duasını bitirir bitirmez gökten kudret helvası ve bıldırcın indirildi. Annemiz divane oldu, evden çıktı, kendini sahraya attı. Nereye gittiğini bilen de olmadı!

Şimdi konumuza başa dönersek, köle olan Lokman’ın (a.s) kıssasına…

Bir gün Lokman’ın (a.s) yolunu eşkıya kesti. Ve kendisini esir etti. Aslında o, çok tanınmış bir ailenin evladı idi. Kendisini tanımadığı bilmediği bir şehre götürdüler. Köle olarak sattılar. Efendisi çok zengin biriydi. Ancak efendisi ona çok zor işler, kerpiç yapma gibi ağır işleri verdi. Lokman (a.s), yaptığı işin zorluğundan hiç şikâyet etmedi. Herkesten daha iyi çalıştı. Efendisi kısa zamanda Lokman’ın (a.s) iyi bir insan olduğunu anladı ve ona değer verdi.

Yıllar sonra Lokman’ın (a.s) hemşehrileri onun köle olarak yaşadığı şehre geldiler. Köle olarak çalıştırıldığını gördüler. Bunun üzerine efendisinin yanına vardılar. Ona: “Bu zat, bizim memleketin en zengini, en asili, en kâmil kişisidir. Sen onu nasıl köle olarak kullanırsın?” dediler. Efendisi, Lokman’dan (a.s) özür diledi. Neden kendisini tanıtmadığını sordu. Lokman (a.s) şöyle dedi:

- Esir edenler beni tanımıyordu; oysa hür birini esir olarak satmak zulümdür. Eğer esir olan ben olmasaydım başka biri olacaktı. Ben kaderime razı oldum. Efendi olduğumu söylemedim. O zaman söyleseydim belki de bana inanmayacaktınız. Bu yüzden bana sadece sabretmek kaldı. Ama köle olarak çalıştığım zaman içinde çok şey öğrendim.(Sf.60) Allah’a hiç isyan etmedim. Köleyim ama Allah’a itaatte efendiyim. Bundan dolayı Rabbime çok şükrederim. Sağlığın değerini daha iyi anladım. Kendi şehrimde olsam belki kölelere çok iyi davranmazdım; bunu da öğrenmiş oldum. Eşkıya benim varlığımdan faydalandı, sattı ve para aldı. Ama kölelik benim nice nimetleri kazanmama vesile oldu.

Bu sözleri işiten efendisi ne diyeceğini bilemedi. “Ey güneş gibi parlayan insan! Sözlerin, peygamberlerin ve seçkinlerin sözlerine benziyor” dedi. Ona hediyeler vererek serbest bıraktı.

Muhteremler!

Buraya kadar anlattıklarımızdan nefse köle olmaktan, asıl efendiliğin ne olduğundan bahsetmiş olduk. Şimdi sıra tasavvufta efendi olan “mürşid-i kâmil” zatlardan bahsetmeye geldi. Mürşid-i kâmil kimdir? Özellikleri nelerdir?

2. Mürşid-i Kâmilin Özellikleri

Mürşid-i kâmil kimdir? Şeyh ne demektir? Şeyh, Arapça bir kelimedir ve sözlükte “ihtiyar, saçı, sakalı ağarmış” ve ayrıca “ilimde ve amelde ilerlemiş kimse” manasına gelir. Bugün hâlâ Arap âleminde yaşlılara şeyh derler. Mürşid-i kâmil ise “irşat eden, doğru yola sevkeden, mânevî olarak yetişmiş (kâmil) Allah dostu” demektir. Biz şeyh denilince bu kâmil zatları anlıyoruz. Buna göre şeyh kelimesini de mürşid-i kâmili de aynı manaya kullanıyoruz. Üç türlü şeyh vardır:

1. İlmen/ilmî açıdan şeyh (zahirî ilimleri tahsil etmiş İslâm âlimleri)

2. Amelden/amel bakımından şeyh (meşâyih-i kirâm, mürşid-i kâmiller)

3. Mevkien şeyh/makam ve mevki yönüyle (kabile reisleri)

Bizim konumuz, amelen şeyh dediğimiz, insanları Allah yoluna sevkeden Allah dostu olan kâmil zatlar, mürşid-i kâmillerdir.

Mürşid-i kâmilin birinci vasfı, “bedeninde siyah bir kıl” bulunmamasıdır.(Sf.61)

Tasavvufta siyah kıl, benliğe, enaniyete ve nefse işarettir. İnsan-ı Kamil olan şeyhin üzerinde bir tek “siyah kılı” olmamalıdır. Yani ne demek? Mürşid-i kâmil olan zat enaniyetten, kibirden, nefisten, şehvetten ve gazaptan arınmış olacak demektir. Siyah kıl beşeriyet vasfıdır; burada teşbih ile anlatılan kıl, “saç, sakal kılı” değildir. Beşer olarak insan hâlâ haris ise, kindar ise, zinakâr ise, haram yiyip içiyor ise, helâl

nedir billmiyorsa hâlâ “siyah kıllıdır.” O adamdan şeyh de mürşid-i kâmil de olamaz. O insan kimseyi irşat edemez.

İsa (a.s) henüz çocukken şeyhti; yani kâmildi. Daha annesinin kucağında âyetler okudu. Bununla ne demek istiyoruz muhteremler? Yani İisan-ı kâmil olmak için tedrisat/zahirî ilimleri öğrenmek için okumuş ve öğrenmiş olmak gerektiği gibi, Allah vergisi bir de kabiliyet gerekir. Onun için önceki devirlerde büyükler bunu, teşbihle, temsille anlatmış ve şöyle demişler:

Ey oğul! Eğer bir kimse bazı vasıflardan kurtulur, bazıları hâlâ üzerinde kalırsa, o insan kâmil şeyh olamaz. Yaşı büyüyen sadece ihtiyar olur.”

Muhteremler!

Bunu neden anlatıyorum: Daha önce de “Hasbihal”de ifade ettiğim gibi Medine-i Münevvere’de 500-600 kişinin bulunduğu bir salona hatme yapmak için girmiştim. O esnada biri yanıma doğru fırladı ve “Bu zat Almanya şeyhidir” dedi. Başka biri daha ayağa kalktı. “Bu Hz. Gavs’ın halifesidir” dedi. O anda hayretler içinde donup kaldım. Derken Hatme-i hâcegâna girdik. Hatmede iken iki defa “Yarbay baba!” dediklerini işittim.

Hatmeden sonra öğrendim ki, bunu yapanlar beş kişiymiş. Onlardan ikisini bulabildim. Bu beş kişi Gavs-ı Sânî hazretlerine (k.s) göndermişler. Beni de huzura davet ettiler. Gavs-ı Sânî hazretleri (k.s),

- Mehmet! Almanya’dan mektup geldi. Sana “şeyh” diyorlarmış! Bak, buu beş kişinin de mektupta imzası var, buyurdu. (Sf.62)

- Gavs’ım! Hükmü siz verin, muhakeme edin, dedim. Mektupta imzası olan beş kişiyi çağırın; ben şeyhlik iddiasında bulunmuş muyum, huzurunuzda söylesinler. Ben de o esnada orada bulunan başkalarını çağırayım; onlar da şahit olarak gelsinler.

Hepsini çağırdık, huzura girdik. Mektubu yazan beş kişi de gelmişti. Gavs-ı Sânî hazretleri, yazılan mektubu Seyyid Sâkî hazretlerine okutmaya başladı. Mektubun birinci maddesi şöyleydi: “Mehmet Yarbay, Avrupa şeyhidir. Allah ona halifelik vermiştir. Sen ona ister ver, ister verme!” O esnada Gavsımız (k.s) çok kızdı ve şöyle dedi:

- Senin bu yaptığın haksızlıktır. Kalbine şeytan girmiş, tasarruf etmiş!

Sonra sükûnete erdi ve bize şöyle sohbet etti:

- Şeyhlik ayrıdır, velilik ayrıdır. Her insan veli, Allah dostu olabilir ama şeyh olamaz. Mürşidlik Allah’ın verdiği ayrı bir vasıf ve nimettir. Mehmet Yarbay, şeyh değildir. Diyelim ki veli olsun!

O beş kişi içinden üçü tövbe etti, ikisi kaçtı. “Babüsselâm” kapısında kaçan o iki kişiyi gördüm. Onlara “Ben size hiç, ‘Ben şeyhim’ dedim mi? Şeyhliğime ait bir şeyden bahsettim mi?” dedim. Onlar da:

- Etmedin, dediler.

- Öyleyse bu söyledikleriniz nedir?

- Allah sana verdi, biz biliyoruz. Sen kabul etsen ne olur, etmesen ne olur, dediler.

Onlarla iki saat, bu kanaatlerinin yanlış olduğuna dair sohbet ettim. Sonuçta şeyh olmadığımı onlara da kabul ettirdim. İşte muhteremler! Onun için bu sohbetleri size yapmak istedim. Mecbur bırakıldım. Peki, vekillik ve halifelik nasıl oluyor? Bu konuyu anlatmadan önce şunu iyi bilmek lazımdır: Mensubu olduğumuz Nakşibendî tarikatında vekilden/sofiden şeyh olur mu? Olur, ancak şartları vardır. En önemlisi sofinin âlim olması gerekir. Mesela ben, yüz sene hizmet etsem ve yüzlerce kerametim görülse yine halife olamam.

12 Mesnevî-i Şerif, 7/470.

13 Tirmizi, Tefsiriss-sûre, 15/6

Mürşid ve Mürid Hukuku – MEHMET ILDIRAR

  • %yazi_baslik% (41)
  • Bu yazı ile benzer diğer yazılar:

    1. İmanı Kâmil Baba Allah’ın Resûlü şöyle buyurmuştur: “Müminlerin iman yönünden en kâmili, ahlâkı...

    Related posts brought to you by Yet Another Related Posts Plugin.

    Bu yazıyı yazdır! Bu yazıyı yazdır!


    468 ad

    Lütfen Bu Yazıyı Yorumlayın!