
Sofi ulaşamadığı mânevi olgunluk (kemalât) hakkında, kendi anlayışıyla ve bulunduğu cemaatteki sofilerden gördükleriyle veya buna benzer sebeplerle peşin hüküm vermemelidir. Zira kemalât, aklın meyvesi ve kalbin sıfatıdır. Bunu daha iyi anlamak için bir misal verelim:
Yusuf b. Hüseyin hazretleri (k.s) milâdî 916′da vefat etmiştir. Mâide sûresinde beyan edildiği veçhile ve
“(Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar” (Mâide, 5/54) sırrıyla; velayetin hücceti, gizlilik sırlarının güneşi, iki cihanın kutbu olmuştur. Tövbe ederek bu yola girmesinin sebebini Feridüddin Attâr şöyle anlatmaktadır:10
“Yusuf b. Hüseyin, bir Arap kabilesine varmış. Kabile reisinin güzel kızı onu kandırmak için fırsat kollamış ve fırsatı bulunca da kendini Yusuf’un kollarına atmıştır. (Sf.45)Yusuf b. Hüseyin silkelenerek oradan kaçıp kurtulmuş ve o gece uzun süre uyuyamamıştır. Sonunda uyuya kalınca şöyle bir rüya görmüştür:
Yeşil elbiseli kişiler toplanmış. Biri gelip padişah gibi tahta oturmuş. Yusuf, bunlara kim olduklarını sormuş. Onlarda, “Melekleriz” demişler. “Taht üzerinde gördüğün zat da Yusuf Peygamberdir; seni ziyarete geldi” buyurmuşlar. Yusuf b. Hüseyin, “Ben kim oluyorum da Yusuf (a.s) beni ziyarete geldi?” diye sorunca, Yusuf (a.s) tahtından kalkıp Yusuf b. Hüseyin’i kucakladı ve götürüp tahtına oturttu.
Yusuf b. Hüseyin, Yusuf Peygambere (a.s),
Ey Allah’ın nebîsi, ben kim oluyorum ki bu kadar lütufkâr davranıyorsun?” diye sorunca Hz. Yusuf (a.s) ona şu cevabı vermiş:
“O güzel kız kendini senin kucağına atınca sen kendini Hak Teâla’ya havale ettin. O’na sığındığın an Hak Teâlâ beni sana meleklerle takdim etti. Seni tebrik ederim. Her çağın kutbu vardır. Bu çağınki de Zünnûn’i Mısrî’dir. İsm-i a’zam bilir. Onun yanına git.”
Evet, sofiyi sofi yapan mürşiddir ve her çağın bir kutbu vardır. İnsan rızık aramak için diyar diyar gezdiği gibi kâmil bir mürşid bulmak içinde gezmelidir. Ama şeyhi bulmak da kâfi gelmiyor. Yusuf b. Hüseyin (k.s) misaliyle konuya devam edelim:
“Yusuf b. Hüseyin uyanınca Mısır’ın yolunu tuttu. İsm-i a’zam öğrenmek kastıyla Hz. Zünnûn’un meclisine vardı. Selâm verdi. Zünnûn-i Mısrî Hazretleri selâmını aldı. Yusuf b. Hüseyin onun tekkesinde bir sene kaldı ama kendisine bir şey sormaya cesaret edemedi. Bir sene sonra Hz. Zünnûn, Yusuf’a nereden geldiğini sordu. “Rey’den geldim.” cevabını verdi. Aradan bir sene daha geçti. Hz. Zünnûn, “Bu genç ne için gelmiş?” dedi. Yusuf b. Hüseyin:
- Sizi ziyarete geldim, dedi.
- Bir hacetin var mı?
- Bana İsm-i a’zamı öğretmenizi isteyecektim.(Sf.46)
Aradan bir sene daha geçti. Hz. Zünnûn, Yusuf b. Hüseyin’e kapalı bir tahta kutu verdi:
- Bunu Nil nehrinin karşı tarafında falan yerdeki filan şeyhe götür. Sana ne söylerse hatırında tut, dedi.
Yusuf b. Hüseyin kutuyu alıp bir süre yürüdü. Nehri geçeceği sırada kutunun içinde kımıldamakta olan şey onu çok meraklandırdı. Merakını bir türlü engelleyemediğinden kutunun kapağını aralayarak içine bakmak istedi. Kutucuğu açtığı sırada bir fare, kutudan sıçrayıp kaçtı gitti. Yusuf ne yapacağını ve hangi tarafa gideceğini şaşırdı. Elindeki boş kutu ile varacağı şeyhin huzuruna ulaştı. Şeyh ona şöyle dedi:
- Sen, Zünnûn’dan ism-i a’zam mı öğrenmek istemiştin?
- Evet, öyle.
- Zünnûn senin sabırsızlığını görünce sana bir fare teslim etti; ama sen bir fareyi bile muhafaza edemedin; ism-i a’zamı nasıl muhafaza edeceksin?
Yusuf b. Hüseyin çok mahcup oldu. Zünnûn-i Mısrî’nin dergâhına geri döndü. Hz. Zünnûn, Yusuf’a:
- Dün gece ism-i a’zamı sana öğretmek için Hak Teâlâ’dan yedi kere izin istedim; ama izin verilmedi. Şimdi sen kendi şehrine dön. Vakti gelene kadar bekle!
Yusuf b. Hüseyin hazretleri (k.s),
- Bana bir öğüt ver efendim, dedi. Hz. Zünnûn ona şöyle buyurdu:
- Sana üç öğüdüm var: Birincisi şudur: Her ne okudun ve tahsil ettinse unut, her ne yazdınsa sil, perde aradan kalksın. Çünkü insan şunu bildim, bunu biliyorum, diye böbürlenirse Allah’la arasında hicap/perde/engel olur.
- Efendim, bunu yapamam.
- İkinci öğüdüm ise şudur: Beni unut, adımı kimseye söyleme. Çünkü benden bahsederken kendini methetmeyi düşünebilirsin.(Sf.47)
- Bunu da tutamam efendim.
- Üçüncüsü de şudur: Halka sohbet et, onları Hakk’a davet et. Bunu yaparken de halkı arada görme! Yusuf b. Hüseyin hazretleri (k.s),
- İnşallah bunu yaparım, dedi.
Ve… Rey şehrine döndü. Şehrin tanınmış ailelerinden olduğu halk onu büyük bir teveccühle karşıladı. İnsanlara sohbet etmeye başladı. Başlangıçta çok kalabalık olan cemaat günden güne azaldı. Çünkü insanlar onun sözlerindeki batınî/tasavvufî manayı anlayamıyorlardı.
Bir gün sohbet etmek için kürsüye çıktığında hiç kimseyi göremedi. Kimse yok diye sohbet etmek istemedi. Ancak kürsüden ineceği sırada kadınlar bölümünden yaşlı bir hanım seslendi:
- Sohbet ederken arada halkı görmeyeceğine, sadece Allah için konuşacağına Hz.Zünnûn’a söz vermemiş miydin?
Bundan sonra Yusuf b. Hüseyin hazretleri (k.s) dinleyeni olsa da olmasa da sohbetlerine devam etti. Elli yılını bu minval üzere geçirdi.
Yine bir başka kıssaya göre de:
Müridin biri ism-i a’zam öğrenmek istiyordu. Şeyhinden bunu özellikle talep etti. Şeyhi ona, “Sabah namazından sonra şehrin surlarından dışarı çık. Kuşluk vaktine kadar dur. Ne görürsen, gel bana anlat dedi. Mürid denileni yaptı. Gördüğü manzara şu idi:
Yaşlı bir zat evinde yakmak için çalıçırpı toplamıştı. Hükümet görevlisi bir adam, ihtiyarın yakacaklarını istedi. Vermeyince hakaret etti, yakacaklarını aldı, ihtiyarı da tartakladı. Ama az sonra aralarında hiçbir şey olmamış gibi helâlleşip ayrıldılar. Mürid, gördüklerini şeyhine anlattı. Şeyhi ona şöyle dedi:
- Oğlum, o ihtiyar, bana ism-i a’zamı öğreten şeyhimdi. Sen o ihtiyarın yerinde olsaydın ne yapardın?
- Bildiğim ism-i a’zam la ona kahrederdim.(Sf.48)
- O ihtiyar zat ism-i a’zamı biliyordu ve kendisine yapılanı affetti. Eğer ism-i a’zamı her kızdığımız meselede kullanacak olsak, dünyada yaşayan insan kalmazdı!
Yuşa (a.s) devrinde yaşamış ve ism-i a’zamı bilen büyük âlim Bel’am b. Bâûrâ’nın kıssası da bu konu ile alakalıdır. Bel’am b. Bâûrâ, ism-i a’zamı Allah’ın bir peygamberine beddua maksadıyla kullandığı için helak olmaktan kurtulamamıştır.
Anlaşılıyor ki bu meseleler insanın kemalâta ulaşmadığının alâmetidir. Uzun seneler ilimle uğraşmak veya ömrünü bir mürşidin tekkesinde geçirmek kemalât sayılmıyor. Çünkü zahirîni/dış görüntüsünü derviş yapıp, batınını/kalp âlemini mânevî olgunluğa eriştirmemek sofilik için yeterli olmaz. Allah Teâlâ dışa değil, içe müminin kalbine bakar.
Sofi kardeşlerimize lazım olan hususları bu “Hasbihal”de dilimizin döndüğü ölçüde nakletmeye çalıştık. Allah Teâlâ hepimizi muhafaza buyursun ve nice hikmetlerle bezesin. “Nefsini bilen Rabbini bilir” sırrına mazhar olmayı ve mürşidimize sadakatle bağlanmayı hepimize Rabbim nasip etsin. Âmin.
Niyazi-i Mısrî hazretleri şöyle diyor:
Can ile bülbül oldu
Hâr açılıp gül oldu
Göz kulak oldu her yer
Her ne ki var olundu
Eğer insan nefsi ile dost olursa, dikenli bir ağaç olmaktan çıkıp gül gibi olur. Yani nefsi kemale erer. Diken gibi olan nefsin çirkin sıfatları düzelirse dünyanın her işini hayırla görür; göz kulak olmuş gibi olur. O zaman her hakikat âşikâr olur, gizli bir şey kalmaz. Allah Teâ-lâ’nın vaad ettikleri sanki o anda var olmuş gibi olur.
Ferhad bugün ben oldum
Varlık dağını deldim
Şirinime varmaya
Her canibim yol oldu(Sf.49)
Ferhad’ın Şirin’e kavuşabilmesi için dağı delmesi gerektiği gibi; insanın da sevgiliye kavuşması için nefsinin çirkinliklerinden kurtulması gerekir. İnsan, Allah’ın yolunda olup nefsinin çirkinliklerini terkederse her yön ona apaçık bir yol olur.
Gönül o bahre daldı
Dilim tutuldu kaldı
Girdim anın zikrine
Azalarım dil oldu
Her taraf yol olunca gönül, Allah’ın ilim ve hikmet denizine daldı. Artık her şey bana âyan oldu. Hayret makamına erince dilim tutulup kaldı. O zaman O’nun zikrine başladım. Zikir esnasında bütün azalarım zikretmeye başladı.
Geç ak ile karadan
Hakkı çıkar aradan
Niyazi der buradan
Hakk’a gitmek yol oldu
Bütün meseleleri ya beğeniriz veya beğenmeyiz. Yani ya ak ya da kara diye vasıflandırırız. Beğenmediklerimizde kusurlar görürüz. Halbuki her meseleyi kendimize göre değil de Allah’ın ilmine havale edersek, meseleler bizim gördüğümüz gibi olmaz. O zaman ne kadar yanıldığımızı anlarız. Doğruyu bulabilmek için Allah’ın hükümlerini “hakem” tayin etmek lazımdır. Kâmil olan insan Hakk’a gitmek, O’nun rızasına cemaline ve nimetlerine kavuşmak ister. Ancak Hakk’a, takdir olunan ecelin gelmesiyle gidilir.
Ey Niyazi, sen yaratılış sıfatını bildin. Ne için gönderildiğini anladın. Şeytana ve nefse uymadın. Güzel bir sûrette yaratılmış olmanın hakkını verdin. Bin sene de yaşasan mesele bundan ibarettir. Senin eceli beklemene lüzum yoktur. Sen, “Ölmeden evvel ölmek”11 sırrına erişmişsin.”
10 Feridüddin Attâr, Tezkiretü’l-Evliya, s. 149-154
11 Acluni,Keşfü’l-hafâ, 2/291 (Konu ile ilgili görülebilecek bir hadis meali şöyledir: “Dünya da garip gibi yaşa veya bir yolcu gibi ol; kendini (ölmeden önce) kabir ehlinden say!” bk. Tirmizî, Zühd, 25
Mürşid ve Mürid Hukuku – MEHMET ILDIRAR
Bu yazı ile benzer diğer yazılar:
- Dindarlık ve Zalimlik Bir Arada Olmaz İman müminin Allah’a söz vermesi, teslim olmasıdır. Mümininin düşüncelerini ve...
- Bazı Sahabe, Tabiin ve Onlardan Sonra Gelen Tasavvuf Büyüklerinin Son Nefeslerindeki Sözleri Muâz b. Cebel (r.a) vefat anında şöyle demiştir: “Allahım! Şu...
- İyiliğin Küçüğü Olmaz Yapılan iyiliklerin şartlarından biri de edilen iyilik ne kadar ufak...
- Zünnûn-i Misrî (k.s.) Vezirlerden biri Zünnûn-i Misrî’nin[2O] yanına gitti, dua ve himmet isteyerek...
- İrşad Etmek Vaaz ve Nasihatle Olmaz Gavs (k.s.) bir sohbetlerinde şöyle buyurdular: “Eğer irşad etmek vaaz...
Related posts brought to you by Yet Another Related Posts Plugin.
Bu yazıyı yazdır!



