rss: yazılar

yönetici

Gayba İman ve Gaybın Bilgisi

0 yorum
Gayba İman ve Gaybın Bilgisi

İman insanoğlunda fıtrî bir ihtiyaçtır. O muhakkak bir dayanak arar ve tatmin olmak ister. Dolayısıyla insan, iyi ve kötü, hak veya batıl, doğru veya yanlış mutlaka bir şeye inanır, bağlanır. Bugün insanlığın ruhî dengesinin bozulması, insanlığın hakiki imanı bularak kalplerini tatmin edemediklerinden kaynaklanmaktadır. Vücudun idarecisi konumunda olan kalp gayesi dışına çıkarılacak olursa, insanda karışıklık tabii bir hal alır.

Hakiki bir iman hiçbir şüphenin olmayacağı, kararsızlık ve endişeye, duygu ve heveslere, kalbi ve şuuru yıkan hiçbir sarsıntıya mahal vermeyen kesin ve değişmez bir teslimiyetle Allah ve Rasulü s.a.v.’i gönülden tasdik etmektir. Müsbet ve menfi her şey temel bir ölçü olan inanmak veya inanmamakla değerlendirilir.

İmanın temel unsurlarından biri de “gayb”a imandır. Gayb, gizli olan, bilgiyle kuşatılmayan, müşahade alanının dışında kalan her şeydir diye tanımlanabilir.

Kur’an-ı Kerim’de gayb kelimesi, insanların içlerinde taşıdıkları şeyleri, gelecekleriyle ve dönecekleri yerle ilgili hususları, geçmişte kalmış kişi ve olayların bilgisini, insan dışı varlıkların dünyasını, ahiret hayatını ve gelecek olayları içine alacak biçimde, hali hazırda müşahede alanımıza giren şeylerin zıddı anlamında kullanılmıştır.

Müfessirler gaybı ikiye ayırarak birincisine “mutlak gayb”, diğerine ise “izafî gayb” adını verirler. Mutlak gayb kavramı, Allah’ın zatı, meleklerin mahiyeti, kıyamet, ahiret, cennet, cehenem gibi insanın kendi imkan ve yetenekleriyle hiçbir şekilde bilgisine ulaşamayacağı alanı ifade eder. İzafi gayb ise, yer, zaman, imkan ve yetenek gibi nedenlerle bazı insanların bilgisine ulaşamadığı, buna karşılık bazı insanların bilgisi içinde olabilen hakikatlerdir.

Rabbimiz gayba imanı müttakilerin sıfatlarının ilki olarak saymıştır. Ayet-i celilede: “Bu doğruluğuna şüphe olmayan ve müttakilere yol gösteren kitaptır. Onlar gayba inanırlar.” (Bakara, 3) buyurulur.

Gayba iman kapsamına giren unsurların başında, meşhur Cibril Hadisi’nde belirtilen imanın altı esası bulunur. Bu hadiste “İman nedir?” sorusuna Peygamberimiz s.a.v. şöyle cevap verir:

“Allah’a,  meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve kadere iman etmendir.” (Buharî)

Bu altı esasın kapsamına ayrıntılarıyla bakıldığında, gayba iman kapsamına giren unsurların genişlediği görülür. Gayb kelimesinin şehadet (hazır olma, bulunma) kelimesinin karşıtı olarak kullanıldığını hatırlarsak, melekler, cinler, cennet, cehennem gibi ve var olduğu halde bize görünmeyen diğer şeyler gayb kapsamına girer. Bu konular Kur’an-ı Kerim ve sahih hadislerde belirtilmiştir.

Gayb kelimesi bazen, şahidi olmadığımız ama bize Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği geçmiş milletlerin haberleri hakkında da kulIanılır. Ayet-i Kerimede: “Ey Muhammed bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberleridir. Sen de, kavmin de daha önce bunları bilmezdiniz.” (Hud, 49) buyurulur.

Gayb kelimesi gelecek hakkında da kullanılır. Ayet-i celilede şöyle buyulur: “O bütün gaybı bilir. Fakat sırlarına kimseyi muttali kılmaz. Ancak bildirmeyi dilediği peygamber bunun dışındadır…” (Cin, 26-27)

Bu Ayet-i kerime’ye göre şimdi ve gelecekte insanların bilmediği herşey gayb kelimesinin içine girer. Allahu Tealâ, bu bilinmeyenlerden dilediklerini peygamberlerine bildirmiştir.

İman ehli ile küfür ehli arasındaki ana ayırıcı unsur gayba iman konusudur. Bu, daha mümin olmak için ilk şart olan Kelime-i Şehadet’te kendini gösterir. Hatta şehadet cümleleri gaybı kabul etmenin sembolüdür. Buna göre ilk istenilen şeye baktığımızda, isteklerin başında Allah’ı bilmek ve kabullenmek yer alır. Bundan sonraki gayba iman konularının tümü Allah’ı bilip tanımaya dayanmaktadır.

Görünmeyene inanmak, insanın, sadece duyu organlarının algılama kapasitesi ile yetinme, yani bir anlamda hayvanlık düzeyini aşarak insanlık mertebesine yükselmesini sağlayan ilk eşiktir. O insan ki, varlık aleminin duyu organları ile veya bunların uzantısı aygıtlar ile algılayabildiğinden çok daha geniş çaplı olduğunun bilincindedir.

Böylesine yüksek bir idrakin oluşması halinde, müşahede alanıyla sınırlı düşünce yeteneği dağınıklıktan, parçalanmışlıktan, yaradılış amacı dışındaki işlerle uğraşmaktan, kavrama gücüne sahip olmadığı şeylerle oyalanmaktan, faydasız yerlerde boşu boşuna harcanmaktan korunmuş olur.

Gaybe inanmak, insanın diğer mahlukat alemi düzeyinin üstüne yükselmesi konusunda bir yol ayrımıdır.

Gayb ilmi, insanın şahsi bilgileri ölçüsünde derecelidir. Bir peygamberin gayb bilgisi ile sıradan bir insanın gayb bilgisi elbette bir degildir. Rabbülalemin, meleklerden, peygamberlerden dilediği kullarına ve lüzumu kadar gaybî bilgilerini açar. Bazı evliyaullahın bigileri de bu gayb ilmine dayanır. Fakat şu farkla ki, peygamberlerin gaybî bilgileri vehbî ve şaşmaz nitelik taşır. Evliyaullahın gaybî hakikatlere vukufiyeti ise, yakınlaşma ve nefsî temizlik dereceleriyle mütenasipdir ve kesbîdir.

Fennî keşifler, ilmi buluşlar ve icatlar, zekâ, tahsil ve kabiliyet derecelerine göre maddi kesb ve kazanma kanununa dayanır. Velilerin gaybe dair varidat-ı kalbiyelerine keşif de denir. Bu ikisi bir açıdan birbirine benzer. Fakat manevi esaslar dahilinde olan keşif ile maddi çalışmalar neticesi olan keşfi birbirinden ayırmak gerekir.

Gaybdan, yani gelecekteki hadiselerden haber verme yasağının türlü hikmetleri vardır. Çünkü musibetlerin vakti bildirilmiş olsaydı, insanlar o musibeti beklerken belki gerçekleşme zamanından kat kat fazla sıkıntı duyacaklardı. Çoğu gaybî hadiselerin böyle hikmetler taşımasından dolayı Rahmet-i İlâhiye tarafından gayb gizli bırakılmış, gaibden haber vermek prensip olarak yasaklanmıştır.

“Gaybı Allah’dan başkası bilmez” düsturuna karşı hürmetsizlik ve itaatsizlik etmemek içindir ki, izn-i Sübhanî ile gayba dair işlerden haber verenler dahi, yalnızca işaret suretinde perdeli ve kapalı haber vermişlerdir. O perdenin arkasını haber verenlerin kahir ekseriyeti de yanılmış ve hata etmiştir.

Gaybın gayb olarak kalması, perdelenmiş olması, Cenab-ı Hakk’ın Hakim ve Rahim oluşunun bir tecellisidir. O’nun hikmet ve rahmeti, gaybî konuların çoğunun öyle kalmasını gerektirir. Çünkü bu dünyada insanın hoşuna gitmeyen şeyler daha çoktur. Vukuundan evvel onları bilmek bir taraftan acı vericidir, diğer taraftan insanın sa’y u gayretini dumura uğratır.

İşte bu sır içindir ki, ölüm ve ecel kapalı bırakılmış, insanın başına gelecek musibetler dahi gayb perdesinin ardında kalmıştır.

Rabbimiz’in tevfik ve inayeti ile…

 

(Mübarek Erol, Semerkand Dergisi, Ocak 2003.)


Bu yazı 1.063 kere okunmuştur.


Sosyal medya:



Bu yazıya yorum yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir